6 Haziran 2012 Çarşamba

onlarsız yalnız değildim, her gidişlerinde yalnızı oynamak canımı 'sıktı' o kadar.

Terkedişler, mühim olan kalabalık, yani onlarsız, onlarla olan bir yalnızlık? , sessizliğin o acı çığlığı. Gidişler, yere bakan gözlerin saydığı parkeler, halı deseni? , duvardaki çatlaklar. Yalnızlık. Kelimenin tınısında ki varoluş savaşı. Marjinal bi’ kelime, anlamına çelişki, süre gelen bi’ ikilem. Yalnızız. Terk ettiler, gidiyorlar, gidecekler.
Susuyorlar, o sessizliğin çığlığı. Herkesin sustuğu anlar yalnızlık mıdır sence? Ya da yalnızlık suskunlukla başlayan bir evreye mi sahip? Terk eden susar, konuşamaz arkasından. Giderken. Kalan da susar, ama içi? Yüreğine eşek damgası yemiş gibi avaz avaz! Posterlerin dili olsa da konuşsa, yalnızız bu dört duvarda…
Ölüm, bi’ terk ediş evresi muhakkak. Ama elde olmadan ve asla gittiğiyle kalmayan. Giden kalbi söker, beyinin bir parçasını. Kendine tutsak eder sonra borç misali geri verir. Unutlur insan. Peki ya ölüm ? Adil olmayan bir savaşa bilerek katılmak değil mi yaşamamız? Sonunu en önceden bilerek. Malup olacağımız kesinken, gene de savaşmak. En iyi şekilde. Bir terk ediş. Ölüyoruz, öldürüyorlar.
Gözlerim yaşarıyor, anlatılmak istenen hiçbir zaman yazılan olmadı. Yazılanlar yaşanmışlığı anlatmadı. Dedim ya ölüyoruz, ha şimdi ha sonra. Ne fark ederdi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder