Çağlar Cerav etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çağlar Cerav etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2012 Perşembe


...

- Otur sevgilim, daha önce duyulmamış hikayeler anlatacağım sana.

                Deniz korsanlarını duymuşsundur muhakkak. Hani pis, acımasız, cani, merhametsiz, tek inandıkları din "Okyanus" olan insanlar. Bu yüzden ölümle iç içe ve başkaları olmadan gayet güzel yaşayabilen insanlar. İnandığı şeyle hergün acımasızca savaşan, ölüme zevkle kucak açan adamlar. Onların mezarı denizin dibinde ki altın kum diyorlar, ne kadar çarpıcı değil mi? Pis, acımasız, cani, merhametsiz, olmalarına rağmen ne kadar güzel bir ölümle ödüllendirilmişler... Belki gerçekten hakettikerleri içindir. İnsan öldürmek kolay mıdır bilemem ama Denizin üzerine yakışmayan insanları zevkle öldürebilen, "Bilhassa insanlardan korkan, o kadar cani olmalarına rağmen". Acı çekmesini bizlerden iyi bilen, 10 yıl boyunca karaya ayak basmadan sevdiğini kalbinde taşıyan ... Bilmiyor muydun - Hepsinin kalbinde birer deniz kızı yattığını. Ben de şaşırmıştım ilk duyduğumda. Onlarında kalbi varmış...  10 yıl boyunca sevdiğine kavuşamayıp saatlerle sınırlı bir aşka yelken açan insanlar. Hayatları tanıdık gelmeye başladı sanırım değil mi?..

                Bir gün sana "denizim ol" diyebileceğimi hiç düşünmemiştim, sevgilim diyebileceğimi de oysaki... Ayda bir gece seni görüp sana doyamadan geri gitmek bana korsanların hissettiği (duyguları) tam anlamıyla yaşatıyor. Bu sayede onların aşkı bir ömürlük olurmuş, kavuşamadıkları için belki aynı toprağa "denizin altın kumuna" gömülüp mutlu olabileceklerini düşünürlermiş. Biz de öleceğiz bir gün değil mi ? Ne yazık, oysa seninle dünyanın bütün denizlerini keşfetmeye vardım. Her şarabın tadına bakmaya, acıları duduaklarından öpüp terketmeye vardım. Seninle herşeye var olabilecek güce sahiptim. Yo yo, merak etme kimsenin bir yere gittiği yok. Ama ben seni gördükten sonra tekrar yelken açıcam yalnızlığa, geminin kıçından bakıp sana el sallerken rüzgarın kimseye belli etmeden gözümden söküp aldığı göz yaşlarını dökeceğim. Belki deniz taşlarından yaptığın kolyeyi sıkıca tuturken elimi kanatıcam. Bilirim, seversin kanı. Hayat bi' yerde...

                Ayrıca bilirim ki sen " Denize baktığında sadece bir su birikintisi görüyor olabilirsin ama ben içime attığım gözyaşlarımı görüyorum sevgilim. Belki de bu yüzden deniz tutkum bu kadar büyük. Gene de deniz tutar içimi senin gibi. Sen mahrum etme beni nefesinden. Rüzgarı olmayan denizin tadı çıkar mı hiç ? " Geceleri çay kokan yalnızlığımı senin kokun bastırsın diye dua ederdim bilinmeyene, sonra bir baktım yerini alkol şişeleri alıvermiş. İçten içe bu da yaktı canımı. Dokunuşlarını özlemek, vücudunun her köşesine ince ince iğneler saplamak gibi. Sanki dokunsan herşey geçecek. Bir uyusak her şey çok daha güzel olacak. Yani bir daha... Lafı çok uzatmadan, gerçekten " Denizim olur musun sevgilim ? " Bugünüm, yarınım, sonra ki günüm olur musun?

Sevgilin...

zaman: yokluğunda.

6 Haziran 2012 Çarşamba



kendimi7m:
Bu böyle olmaz, bunca şey yaşanırken birinin oturup sadece yaşaması olmaz. Bunlar “sonsuzlaşmalı”, kayıt altında bilinçten öte kağıtta olmalı. Hani dün beni öptüğün gibi, kalem gibi dokunmalı. Beyaza, senin dokunduğun gibi; bozuk siyah kalbime.
Ben zamanımı kimseler için önemi olmayan şeylerle geçirirdim, geçiyordum. Bir sürü şeyler yazıp sonra onları okurken ağlayıp yudum yudum ölüyordum. “Neden” bu dört duvar yalnız diye kendime kızıp. Kabaca “sevdiğim” sensiz geçen her saniye kayıp. Sende önce benim de olduğum gibi.
Biz inanıyorum ki müziğin meyveleriyiz, edebiyatın, kalemle kağıdın, kendimize kulp taktığımız adına kimilerinin aşk dediği ağacın. Eros’un okunun, belki de Afrodit’in kokusu. Yani senin kokun bu dünyadan olamaz sevdiğim. Hani burnumu boynuna dayamıştım ya… Film tadında gidelim sondan başlayıp gene sonda bitirelim.

Hollywood tarzı sevgilim, bi’ dur.
Bugün gidecek, sonu baştan belli ayrılığın şart olduğu bir plana sadık kalıcaz. O gidecek, ben kalıcam. Arkadan bakıp trenin kıçına, iç geçirip belki gözlerim dolacak. Çok veda yaşadım ama en acısı sanırım bu olucak. Tren hareket ettikten sonra bir mesajla belki güldürücem yüzünü, buruk tatlı bi’ hüzün misali. İlk geldiği gün mesela, bekleme salonu üzerime üzerime geliyordu. Montum kalbimi sıkıştırıyordu. Karda soyunup ” Hadi gel artık ” diye bağırmak istiyordum. Ehe, sonra geldi de aslında.

http://kendimi7m.tumblr.com/post/16075295606/dun-hayat-m-n-belki-de-en-heyecanl-bekleyisini

Ertesi gün dostlarım, işte ertesi gün. Benim günüm, onunla geçen bir ömür gibi gelen benim günüm. Sevgilim diye tanıştırmaktan mutlu olduğum büyüklerim, abilerim. Kadiköy’ün adamları, esnaf, iş birlikçi, belki mafya belki de pezevenk. Hiç umrumda değil, sanki herkes bilsin gibiydi. Yemek yemesini izledim, yazmasını izledim, çizmesini, nefes alışını, bana bakışını. Daldığı anları. Onu ezberleyip sonra da o gittiğinde tıpkı deve misali mideme su gibi doldurmak istedim “onu”… Bu öyle bişey ki, tarifi zor herkese nail değil. Bunu ona da söylemiştim ben inançlı birisiyim ve o bunu her ne kadar kabul etmesede gerçekten iyi bir insan değilim- dim. Bilmiyorum bir takım şeyler. Böyle bir insanı kazanabilmek için ne yapmış olmam gerekiyor inanın hiç bilmiyorum. Karşıma çıktı. Hayal kurdum ellerine dokunmayı, elleri burda oldu, olduğu her gün benimdi. O belki de kimsenin bende görmediği şeyleri gördü, ben evet kimsede bulamadığım şeyleri buldum - onda. Akşam içtik dostlarım, sevgilimle ilk kez kadeh kaldırdık.

http://asimetrik.tumblr.com/post/16092076811

Gece oldu evlerimize dağıldık. 


Sonra ; işte burası en can alıcı nokta.
BEN SEVGİLİM VE TAKSİM (BEYOĞLU) - ve canımız Seda.
Bahariye’de (Kadıköy) hayatım da ilk defa sevgilimle yürüdüm. Gerçekten tanıdığım bir insanla.
Üsküdar’da …
Ve Taksim’de, ilk defa.
Cambaz” Güzel mekan, sağolsunlar. Biz gene içtik, yanımdaydı, her daim. Her daim eli elimdeydi, sıkılmadan. Daha sıkıca, daha güzelli. Daha o, en fazla o. Dostlarım ben kutsanmışım, papaz tanıdığım yok ama her kimse sağolsun. Kutsal ruh adına! Ve bir güzel gece daha…
Sonra bir gece daha ama bu son geceydi.
Sevgilim provamıza katıldı, beni ilk kez çalarken biri izledi. Gene ilkim oldu, bol bol güldü, gözlerim ondaydı. En berbat halimle, tanısan o an sevmezdin beni. Onun gözlerinin içi gülüyordu…
Neydi “Yeşil Ev” ;

http://asimetrik.tumblr.com/post/16255801433 O da böyleydi.

Ve evet, defterimiz. Defterimiz farklı insanlarla da dolu, sadece bizimle değil. Bizim gibi olan herkesle. Evet ayrım yaptım, aşka ırkçılığım hatsafhada. Tuvalet önünde kaçamak konuşmamız, belki yalnız kalmak isteyişimizden. Onu tam görebilmekten. Öyle güzel ki dostlarım, öyle özel ki. Bugün gidecek, Haydarpaşa Garından 5 de benden ayrılıcak. Herşey gibi şimdilik bu da son bulacak ama şimdilik! Ben seni gene sevicem, bu sefer yanına ben gelicem. Herşeyin bizimle olması dileğiyle sevgilim.

Ve dediğim gibi…

Seni severim sevgilim;
Sevgilin.

Otur sevgilim, daha önce duyulmamış hikâyeler anlatacağım sana.


- Otur sevgilim, daha önce duyulmamış hikâyeler anlatacağım sana.
                Deniz korsanlarını duymuşsundur muhakkak. Hani pis, acımasız, cani, merhametsiz, tek inandıkları din “Okyanus” olan insanlar. Bu yüzden ölümle iç içe ve başkaları olmadan gayet güzel yaşayabilen insanlar. İnandığı şeyle her gün acımasızca savaşan, ölüme zevkle kucak açan adamlar. Onların mezarı denizin dibinde ki altın kum diyorlar, ne kadar çarpıcı değil mi? Pis, acımasız, cani, merhametsiz, olmalarına rağmen ne kadar güzel bir ölümle ödüllendirilmişler… Belki gerçekten hak etikleri içindir. İnsan öldürmek kolay mıdır bilemem ama Denizin üzerine yakışmayan insanları zevkle öldürebilen, “Bilhassa insanlardan korkan, o kadar cani olmalarına rağmen”. Acı çekmesini bizlerden iyi bilen, 10 yıl boyunca karaya ayak basmadan sevdiğini kalbinde taşıyan… Bilmiyor muydun - Hepsinin kalbinde birer denizkızı yattığını. Ben de şaşırmıştım ilk duyduğumda. Onlarında kalbi varmış…  10 yıl boyunca sevdiğine kavuşamayıp saatlerle sınırlı bir aşka yelken açan insanlar. Hayatları tanıdık gelmeye başladı sanırım değil mi?..
                Bir gün sana “denizim ol” diyebileceğimi hiç düşünmemiştim, sevgilim diyebileceğimi de oysaki… Ayda bir gece seni görüp sana doyamadan geri gitmek bana korsanların hissettiği (duyguları) tam anlamıyla yaşatıyor. Bu sayede onların aşkı bir ömürlük olurmuş, kavuşamadıkları için belki aynı toprağa “denizin altın kumuna” gömülüp mutlu olabileceklerini düşünürlermiş. Biz de öleceğiz bir gün değil mi? Ne yazık, oysa seninle dünyanın bütün denizlerini keşfetmeye vardım. Her şarabın tadına bakmaya, acıları dudaklarından öpüp terk etmeye vardım. Seninle her şeye var olabilecek güce sahiptim. Yo yo, merak etme kimsenin bir yere gittiği yok. Ama ben seni gördükten sonra tekrar yelken açacağım yalnızlığa, geminin kıçından bakıp sana el sallarken rüzgârın kimseye belli etmeden gözümden söküp aldığı gözyaşlarını dökeceğim. Belki deniz taşlarından yaptığın kolyeyi sıkıca tutarken elimi kanatacağım. Bilirim, seversin kanı. Hayat bir yerde…
                Ayrıca bilirim ki sen ” Denize baktığında sadece bir su birikintisi görüyor olabilirsin ama ben içime attığım gözyaşlarımı görüyorum sevgilim. Belki de bu yüzden deniz tutkum bu kadar büyük. Gene de deniz tutar içimi senin gibi. Sen mahrum etme beni nefesinden. Rüzgârı olmayan denizin tadı çıkar mı hiç? ” Geceleri çay kokan yalnızlığımı senin kokun bastırsın diye dua ederdim bilinmeyene, sonra bir baktım yerini alkol şişeleri alıvermiş. İçten içe bu da yaktı canımı, sorma… Dokunuşlarını özlemek, vücudunun her köşesine ince ince iğneler saplamak gibi. Sanki dokunsan her şey geçecek. Bir uyusak her şey çok daha güzel olacak. Yani bir daha… Lafı çok uzatmadan, gerçekten” Denizim olur musun sevgilim? ” Bugünüm, yarınım, sonra ki günüm olur musun?
Sevgilin…
zaman: yokluğunda.

onlarsız yalnız değildim, her gidişlerinde yalnızı oynamak canımı 'sıktı' o kadar.

Terkedişler, mühim olan kalabalık, yani onlarsız, onlarla olan bir yalnızlık? , sessizliğin o acı çığlığı. Gidişler, yere bakan gözlerin saydığı parkeler, halı deseni? , duvardaki çatlaklar. Yalnızlık. Kelimenin tınısında ki varoluş savaşı. Marjinal bi’ kelime, anlamına çelişki, süre gelen bi’ ikilem. Yalnızız. Terk ettiler, gidiyorlar, gidecekler.
Susuyorlar, o sessizliğin çığlığı. Herkesin sustuğu anlar yalnızlık mıdır sence? Ya da yalnızlık suskunlukla başlayan bir evreye mi sahip? Terk eden susar, konuşamaz arkasından. Giderken. Kalan da susar, ama içi? Yüreğine eşek damgası yemiş gibi avaz avaz! Posterlerin dili olsa da konuşsa, yalnızız bu dört duvarda…
Ölüm, bi’ terk ediş evresi muhakkak. Ama elde olmadan ve asla gittiğiyle kalmayan. Giden kalbi söker, beyinin bir parçasını. Kendine tutsak eder sonra borç misali geri verir. Unutlur insan. Peki ya ölüm ? Adil olmayan bir savaşa bilerek katılmak değil mi yaşamamız? Sonunu en önceden bilerek. Malup olacağımız kesinken, gene de savaşmak. En iyi şekilde. Bir terk ediş. Ölüyoruz, öldürüyorlar.
Gözlerim yaşarıyor, anlatılmak istenen hiçbir zaman yazılan olmadı. Yazılanlar yaşanmışlığı anlatmadı. Dedim ya ölüyoruz, ha şimdi ha sonra. Ne fark ederdi?
Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir acımız yok, ne büyük savaşı ne de büyük buhranı yaşadık.
  – Tyler Durden.

                Denildiği gibi, metrekareye 45.000 mermi düşerken biz daha taşaklardaydık ve futbolcuların don giyerek maça çıktığı zamanları haliyle kestiremedik. İster miydik? Belki, tartışılır. Biz kredi kartlarının konuştuğu ama otobüslerle gezen neslin çocuklarıyız. Aslında biz o nesle mensubuz. Aile saadetinden bir sik anlamayan, duyguları seks ve makyajla köreltilmiş çocuklarız. Alınıp gücenmek yok ben öyleyim, sende öylesin. Evet, etrafına bakma. Sen… İçten içe acımasızca kendimizi yiyip bitirirken sikindirik boş dertlerle, çevremizde olanlardan tamamen bir haberiz. Ne yazık ki kazığın sadece ucu sivri, girdikçe acımaya başlıyor. Anca uyanıyoruz ama çok geç. Götü kaybettik bile. Buralarda gelecek inşa etmek neredeyse imkansızlaştı. “Sokaklar sanattır” bu cümleye eskiden o kadar çok inanırdım ki, şimdi şapkası 85 derece kuzeye bakan ve elinde fiber tespih ile ayaklarını kaldıramayacak kadar aciz insanların himayesinde. O kaçık “topunuzu keserim” teyzeleri bile özlüyorum. Olsa da keşke kesse, sonra gidip bakkaldan ben gene top çalsam. Vazgeçildi her şeyden ve bizden. Etrafta vazgeçilmiş tonlarca sokak çocukları var, bende onlardan biri olabilirdim, bunu okuyan! Sende… Öyle ki insanları sevmem, hiç birinden asla haz etmem. Aşka ve sevgiye inanmam ama sokakta aç uyuyanlar var. Ben beceremiyorsam bu duygulara sahip kişilerin el atmasını beklemem ne kadar doğru ne kadar yanlış bilemem ama o elin atılması şart. Güneş açar, yaz gelir hastaneden insanlar çıkar, öcler alınır ve adalet yerini buldu zanneder. Herhangi bir siktiğimin hayvanı kafasından mermi yediği için ağıtlar yakılır, kaybedilen değerler ile taşşak geçilir. İşte biz böyle bir neslin çocuklarıyız, hayır biz o neslin kendisiyiz. Böyle bir dünyada yaşıyoruz ve hiçbir şey sikimizde değil.. 

İyi geceler anne

    Yazmıyorum bazen, inadına. Verilen her yetenek insana, saklansın istiyorum en içinde. Bu dünyaya hak etmediği şeyleri vermek istemiyorum hiçbir zaman. Sunmak istemiyorum bir kelimemi bile… Konuşurken dün kadınımla derinlere işledik. Bazen o da yetmiyor; konuşulan beş saat telefonda. “Plan yapamadım” dedim ” … hayatım boyunca”. Ne hayat izin verebildi bunu yapmama belki de ben istemedim hiç plan kurmayı aslında. Garip, kurulan kafiyeler gibi gereksiz bir eylem bu hayatımda.

    Arkadaşım ; “Bu yaptığın nankörlük! Buna hakkın yok … “  dediğinde, söylemek istemedim bir şey, terlemiş bardaktan bir yudum bira çekmeyi yeğledim sadece. Anlamış mıdır ? Aslında pekde umurumda değil, şu durumda





    İnsanlar ? Çok fazla garip olmaya başladı “” Bir gün, sevmek istemiştim. Kendimi unutana kadar. Ayaklarım yerden kesilsin. Heyecandan, atmayı unutsun mesela kalbim. Avuç içim terlesin, dizlerim titresin … sonra bir ayna çıktı karşıma ! Gerçekleri gösterdi, ben kötü cadı değildim, olmayanı isteyemedim. Kendime gelip ayaklarım yere bastığında, ufak adımlarla yatağama çekildim. Geceydi…

    Ben geceleri sevemedim, ayrıklarım yaşandı, hüzünlerim. Uyuyor numarasıyla başladı benim hayata olan tiyatrom. Belki de en güzel rolüm, üç maymunu çok küçükken okudum, benimseyip öğrendim. Bakma şimdi böyle olduğuma… İçimde midem yanıyor, alev alev. Anneme göre gastrit olsa da, görülenle yaşanılan her zaman birbirini tutmuyor velhasıl. Bu da nasıl bir gerçeklikse.
 
 Ben yalanı öğrendim 4 yaşında. Evde kopan gürültüde, gözlerimi sımsıkı kapatınca … geçecek sandım her şey aniden. 10 saniye saymak 10 yıla bedeldi her gece. Aslında, ben çok küçükken büyüdüm anne…
  
  Kadın tanıdım, kadın tanıdım… Farklıkları yaşadım, kendi kendime denklemlerimde çürüyüp kendi eşimle çarpıldım. Değerim sıfır edince yok olup gittim anne. Herkese selam söyle, seni seviyorum diyebilmeyi isterdim her gece…

9 Eylül 2011 Cuma

2011 Gençlik kampı / İzmir - Selçuk

Merhabalar, bundan yaklaşık 3 hafta kadar önce İzmir - Selçuk'da Pamucak sahiline kurulu bir kamp vardı. Bir arkadaşım vesilesi ile bende buna katıldım. Öncelikle size kamptan bahsetmek istiyorum. Bu aynı siyasal görüşteki gençlerin bir araya gelmesi için düzenlenen bir buluşmaydı. "Gençlik kampı" adı altında buluşmuş olsakta ismi sizi yanıltmasın her yaştan insan mevcuttu ama ben ve benim gibi siyasal bir amaca hizmet etmeksizin free olarak, sadece eğlenmek için gelen bir sürü insan da vardı. Bunun üzerine Aydın'lı olmama rağmen İzmir'i tam anlamıyla keşfedememiştim. Güzel bir vesile oldu. Çok güzel insanlar tanıdım, bilhassa yakınlarımı da tanıdım ... (Yazar burda yanında gittiği kız arkadaşa atar yapıyor) İstikamet şu yönde oldu. Önce Selçuk - Efes - Meryem ana tapınağı - Şirince. İlk gün ben Tuğba isimli arkadaşımla bir ufak geziye çıktık. İşte o günden resimler ;

Bu fırlamanın adı "arap". Kedi sevmeme rağmen bu kediyi ayrı bir sevdim. Sahibinin çok sağlam ingilizcesi vardı ve çok makara bir insandı. Burdan ona kucak dolusu sevgiler gönderiyorum. Her ne kadar adını hatırlamasamda... =D
Burdan sonra akşam güzel bahçeli bir lokanta tarzı yerde biralarımızı içip yemek yedik ve kamp yolunu tuttuk, ne yazık ki o anların resimleri yok.
Ertesi sabah deniz, atölyeler, yemek derdi falan derken öyle bir gün geçirdik. Eğlenceliydi, biz bizeydik.



Ertesi sabah çantaları hazırladık ve yola çıktık. Önce Meryem ana tapınağına gittik. Buyrun...

Ablamız bu...

Şimdi bu resmi anlatmak istiyorum. Abicim burda yanlış hatırlamıyorsam 4 tane falan çeşme vardı. Bu çeşmelerin isimleri var ; Cesaret Çeşmesi, Akıl Çeşmesi vs. vs. Bunun gibi iki tane daha çeşme ismi. Ama işin enteresan yanı abi buraya bu suları Selçuk Su İşleri göndermiyor mu ? - Al sana sistem çöktü. Bide şunu anlatiyim; Meryem Ana'nın göğe ilk kez yükseldiği yeri gördük. Böyle bir tane papaz vardı kadının biri günah falan çıkartıyordu. Çok ruhani bir ortamdı tamam eyvallah ama abi yukarlara köşelere subwoffer kolonları koymuşlar "Ameno" tarzı bişey çalıyor. Püffhh abi oldu mu şimdi ? Yani Türk insanını sen oraya topluyorsun Pioner marka kolonlardan şarkıyı dayıyorsun Meryem abla burdan yukarı çıktı diyorsun. Bi kere tavanda ki delikte tente vardı nasıl çıktı ki ? Neyse konu derinleşmesin.

Bi' duvar vardı böyle insanlar dileklerini bir kağıda mendile vs. yazıyorlar bağlıyorlardı. Arapça bile gördüm Allah seni inandırsın. E tabi bizde ortama ayak uydurduk yazdık üstüne bide ablaya yalvardık, büyük isteklerimiz vardı çünkü. Diz çöktük la bildiğin.
Veee gelelim Efes'e. Şunu söyliyim, Efes'i sağlam gezdik. Didik didik ettik denilebilir ama daha göremediğimiz bir o kadar daha yer vardı. Yanlış hatırlamıyorum Efes'i bir rehberle tamamen gezmek 3 saati alıyormuş ben onu 2 saate indirgedik. Buyrun ...

Usta burası dünyanın en büyük  kütüphanelerinden biri, hemde ilklerinden. Peki biz içinde ne yaptık ?

Tabi ki şeklimizi konuşturduk!






Ve burdan Şirince'ye, yani Şarap dünyasına gittik.

Ordan hiç ayrılmak istemedim. O sokakları, köy havası, insanları. ...


Ve tabi ki şarap tattık. Aslında biraz fazla tattık =D

BAK BUNU YENİ GÖRDÜM ; BİR DE MUM DİKTİK MERYEM ABLANIN EVİNİN ÖNÜNDE!

Sonra bu teyzem İngilizce biliyordu, çooook eskiden öğrenmiş. Aslında teyzeye bakarsak orda ki "o" lar biraz daha uzayabilir. =D

Orda bulunan tarihi bir boşaltılmış kiliseye girdik.


Sonra ben bazı nedenlerden dolayı 2 gün erken dönmek zorunda kaldım ve yola koyuldum.

He bu arada böyle bir çöplükte kaldım. lkgoskfsdf

29 Mayıs 2011 Pazar

- Merhaba.

    Merhaba. İş bu sefer ciddi, pek senli benli olmak istemiyor canım bu gece. - Biraz daha resmi, yeni tanışmışçasına. Ki o durumdan pek farkımız yok da hani… Bir yıl daha eklendi tamamen sensiz geçen hayatıma. Canını sıkma üzüldüğümden değil sadece bil diye. İşi resmiyetten çekmek için biraz geç gibi, o yüzden kusuruma bakma. Toplamda kaç sene oldu bilmiyorum, aşşağı yukarı bi’ 13 yıl falan olsa gerek. Diyeceğim o ki, unuttum seni. Ciddiyim, aklıma hiç gelmeden geçirdiğim günlerde oluyor. Bil! Yani tıpkı senin gibi. Geçenlerde hani Fener şampiyon oldu ya, heh nede güldüm durduk yere. Artık dalga geçmek içinde aramıyorsun. Ne iş ? Bırak şu cimbomu gel baba takımına diye ısrarlarında kesildi. He bu arada nasılsın ? - Ben çok iyiyim. Farkettim de armut dibine düşmüş. Şimdiden ayyaş diyenler olmaya başladı, inan hayatımda ki her kızla yattım. Gurur duyabilirsin benimle! Tam bir erkek oğlun. Tabi seni 5 yaşımda gördüğümde benim ufaklığı görmeni istemenden bu yana oldukça uzun zaman geçti. ;) Anlarsın ya… Sen hâla içiyormuşsun, öyle duydum. Amacın ölmekse devam et doğru yoldasın yaşlı adam. Benim çok güzel ak ve karaciğerim var yani daha bir 40 yıl daha var önümde. Sen götü kurtarmaya bak derim. 19’u da bitirdik. Büyüdüğümü göremedin, ilk maçımı izlemedin, ilk aşkımı görmedin, hiç bir ilkimde orda yoktun. Bu nasıl bi’ duygu ? Canın yanıyorsa orospu çocuğuyum. Sikinde bile değil dime ? - Doğru, doğru…
    Ben olsam senin yerinde kıskanırdım beni. Bi’ düşünsene eksikliğini hissettirmeyen bir anne, 2 tane melekler gibi abla. Ama senin elinde hiç birşey yok. Ölümü bekliyorsun lan, içerek, gene. Sıkıcı olsa gerek. Doğruya doğru yerinde olmak istemezdim. - Babanem çekilmezdir biliyorum. Bak bi’ can alıcı noktadan daha giriyim sana; askerlik anılarımı hiç bilmiceksin, biliyorsun dime. Çünkü seni bir daha görmek isteyeceğimi sanmıyorum. Allah var yalana gerek yok, bazen sıçıyorsun ağzıma. Bazen sırf senin için zil zurna oluyorum. Bazen … Bu bazenler o kadar fazla ki kulaklarının sikilmesini sağlayan yegane neden oğlun! Endişe etme bil diye söylüyorum esrar kullanmadım, sadece alkolüm var. Sigarada içmedim, korkma. Kısaca ben 19 yılımı sensiz, senden bir habersiz olduuukça güzel geçirdim. Dolu dolu, zevk alarak, her dakikasından memnun olarak. Bizim hanım yaşlandı, çocuklaşıyor artık. 19 yaşındayım, çokta büyük değil he? Yük almak için çok mu erken ? - Evet öyle. Götün tutuşuyor mu diye soruyorsun ? - Korkudan her gece altıma sıçıyorum. Daha ne kadar böyle sorular var peki biliyor musun ? - Cevap verde ağzını yüzünü sikiyim. Biliyorum pek senli benli olamadım ama mizacım bu, küfürü seviyorum.
    4 yaşında ki olay yüzünden tek tutkumu verdin bana. Olay uzun biliyorsun anlatmaya gerek yok şimdi. 1 veya 2 yıla uzun yola çıkıcam, aşkımla olucam 6 ay. Belki uğrarım sana diyorum, misafir eder misin beni ? - Peki söz bi’ yetmişlik alıp gelicem. Dibini görmeyen anasının amını görür ama. - Anlaştık. Sana vurursam bana kızmazsın dime ? - Canım öyle pataklamak istiyor ki seni, uf! Bİr kere sağlam giydirmek isterdim sana. Ama o götün bende olmadığını biliyoruz, tamam neyse. Neyse moruk, bir yıl daha geçti belki bir yıl daha geçer. Seneye sanmıyorum böyle bi boka kalkışmam, kalkıpta bu kadar yazmam. Bil diye… hadi eyvallah. oğlun…

24 Mayıs 2011 Salı

Bazen bazı duyguları geniş yaşadığımda insan olduğumu hatırlayabiliyorum. Şu çocuğu eğer ki ben görmüş olsaydım herhangi bir yerde canıma sokarcasına sarılırdım.




    Geçenlerde çocukluğumla karşılaştım sokakta. Öyle çaresizdi ki benden yardım istedi. "Elimden bişey gelmez ben artık büyüdüm" dedim, peşimi bırakması için ittim onu. Düştü! Gözleri doldu, oysa ben çocukken ağlamazdım ki. " Kalk ayağa piç, toparla kendini ben eskiden ağlamazdım" dedim, "elimden bişey gelmez sen artık büyüdün" dedi bana dalga geçercesine. İnanır mısın cebinden sigara çıkardı yüzüme baka baka içip dumanını üfledi yukarı, biliyordu ben sigaradan nefret ederdim. Bilerek yapıyordu bunları, kızdırmak istiyordu beni. Biliyorum! - Sen beni yaşamadın, çocukken başkasının hayatındaydın. Seni ben yaşıyorum, şuan kimsin bilmiyorum ama ... - derken tokattım bir tane. Benimle böyle konuşamazdı - ben büyüktüm ondan. Ben o olamazdım, öyle yaşamamıştım çünkü! Yoksa yaşamışmıydım, yoksa çocukluğumu silip başka birisi haline mi gelmiştim ? Sonra ordan hızlıca uzaklaşıp eve gittim. Kravatımı çıkardım sıkıyordu boğazımı, gömleğimi çıkardım buram buram terletiyordu beni. Aynaya baktığımda "kimim ben!" sorusuna tutulmadan edemedim. Cidden kimdim ben ? O sokakta ki veledi cidden yaşamış mıydım ? Yoksa direk böyle mi doğmuştum.
...
    İnsanlar asıl kişiliklerini unutup yalanı yaşamakta bir harika. Çok güzel yalancı, hemde kendilerine karşı. Başkalarından emir alıp başkalarının istedikleri gibi yaşıyoruz, başkalaşmamış bir vücuttta başka ehlileştirilmiş ruhları taşıyoruz.
Yıllardır yalnızım, bunu istediğimden mi - başkaları böyle istediği için mi yapıyorum? - Siktir et, sadece yaşıyorum (-uz), hayat bu kadar kafaya takılmaya değer bişey değil sonunda ölüyorsun nasılsa.

17 Mayıs 2011 Salı

Annemin taş plakları vardı, biriktirirdi. Teker teker ilgilenirdi onlarla, silerdi falan. Eski oymalı bide gramafonu vardı, evde kimse yokken muhakkak açardı Zeki Müren'i beraberce söylerlerdi "Gitme sana muhtacım" diye... Dokundurtmazdı hiç birimize. Benim favorim Asu Maralman'dı onun genelde 45'likleri var, yani ses biraz daha saf diğerlerine nazaran. Birde "Sen kimseyi sevemezsin" var, dinlerken sürekli canım yanar. Bazen bende yalnız olurum evde, direk yanına ufak soframı kurmuşluğumda olur gramafonun hemen yanına. Öyle derinlere götürür ki beni, konuşmak haram olur. Gözyaşı dökmek caiz. Serbestsin o masada, dileğince... Sesinide kısamazsın meretin öylece bağırır umarsızca. Onun üstüne içerken eşliğinde bazen bukowski eşlik ediyor, okutuyor güzelce kendini. Bazen biraz daha yakınlardan can yücel hem güldürüyor hem özletiyor. Semiramis Pekkan'ı koysak mı diyorum gelince hayatımın kadınına, neden olmasın bir bardak da bana doldur ama diyor. Tam nakarat girince "bana yalan söylediler" diye ikimiz aynı ağızdan söylüyoruz, saat kaçmış, gece mi olmuş gündüz mü hiç umursamadan. Sonra böyle geceler azalıyor, sonra hiç olmuyor. O masa hiç kurulmuyor, yerini gazete kağıdına sarılmış soğuk bira, karşında deniz, kıçının altında kayalar. Sıkıcı, aynı tat yok. Daha önce aşık olmamışsın, isyanın sadece yukardakine. Haşa, boynumuz evelallah kıldan ince. İnceden küfürde edersin, sadece küfür etmek için edersin. Çok sevdiğin şarkının nakaratı takılır diline, o bile yardım etmez kendine gelmene. Oysa daha bana sevmeyi öğreticekti, daha ... daha burda olması lazımdı. Bu sefer o umursamadı.