“Yürüyorlardı, havadan sudan konuşarak ve havadan sudan konuşmaya
özel özen göstererek, bunu birbirlerine hiç göstermeyerek yürüyorlardı
yola bir eziyet biçiminde, bunu yola sezdirmeden. Yolun da onlarla fazla
ilgilendiği söylenemez.
Bir gören olur, bir duyan olur kuşkusuna bürünmüş, kuşkularının
yakalarını kaldırmışlardı. En azından birbirlerini duyabilirlerdi. Buna
daha önce çabalamış, başaramamışlardı. Yitirmenin şiiri her ikisinin de
başını iyice döndürmüştü. Yitirmeye alışmak da bir biçim işte. Büyük
adamcılık oynayan çocuklar gibiydiler.
Yeniden mi başlamak? Yaşanmışlar yaşanmamış varsayılabilir mi?
Söz bitti. Yol bitmiyor. Yolun kıyısında ısırganlar bitiyor. Dört
dörtlük susku. Derken susku tükeniyor.
- Oturalım mı şuraya?
dedi adam. Kadın umursamaz, duraladı. Bakındı. Oturdular. Kadın
martıları saymaya koyuldu, çok şeyler düşünüyormuş, korkunç bir şeyler
söyleyecekmiş, yılları iki tümleçin sırtına yükleyecekmiş gibi aralandı
tavşan ağzı, bir şeycik demeden kapandı dudakları. Adama geldi bir şey
dememe sırası. Karadeniz’e doğru yolalan bir argın gemiye bindi gitti
adam kadından gizli, yerinden hiç kımıldamadan. Eğer güçsüzsek güçlü
olmaya her sabah yeniden andiçmenin anlamı yok. And da içki gibidir,
fazla içilmemeli, her şeyin fazlası sakıncalı. Adam cebinden konyak
şişesini çıkardı, dikledi, sanki o gün içkiyi bırakacakmış gibi. Bir
yerlerden başlamak gerekliydi söze.
- Biliyor musun, ben sana hiç de az değilim, çünkü
söylediklerimiz pek önemli değil…Söylemediklerimiz ve ağzımızdan
kaçırdıklarımız var…
Havada dondu kaldı adamın dedikleri. İkisi bir süre boş boş
adamın dediklerine baktılar, birbirlerine sezdirmeden, birbirlerine
bakmamaya özen göstererek, bunu birbirlerine belli ederek. Bir özgür
simitçi geçti adamın dedikleriyle oturuşları arasından. Adam sigara
çıkardı. Yakılındı. Aynı anda üflediler dumanlarını. Dumanları birbirine
karıştı, dumanlar dondu kaldı karşılarında, dumanlar cürmü meşut,
dumanlar hüzün dağları adamla Üsküdar arasında, kadınla Kızkulesi
arasında, adamla kadın arasında.
- Hiç bir şey daha söyle, kalkalım!
dedi adam kırgınca, sigarasını denize attı.
- Neden hep böyle mutsuzsun? Ya da öyle olmaya uğraşıyorsun?
sözleri döküldü kadının tavşan ağzından. Kimbilir ne demek
istiyordu? Kimbilir neler düşünüyordu. Devrilen bir şarap şişesi gbi
döküldü cümle, ne denli silsen de silinmez devrilme.
- Kalkalım!
demeden kalktı adam. Kalktılar. Yürümeyi yapıştırdılar demin
yırttıkları yerden. Adam yola ettiği eziyeti inceliyor, kadın çok
sevdiği ayakkabılarını birbirine değişik açılarda basarak kimbilir dansı
adımları deniyordu. Çirkin beton bir elektrik direği geçti
aralarından.
Ne kadar yürünse ne olur bu yol? Adam adımlarını yavaşlattı.
Kadın hızlanıyordu ve ardına bakmıyordu. Sanki uzun süredir birlikte
yürümüyorlardı. Adam durdu, kadın gidiyordu. Adam karşı kaldırıma geçti,
geri döndü. Sıfırdan başladı yürümeye. Yol aynı yol, ısırganlar sanki
daha sevecen.
Hem kundura boyacısı hem hüznünün işportacısı bir çocuk oturmuş yolun kıyıcığına gülümsüyordu.
- N’aber?
- İyi!
- Gel oturalım şu çay bahçesine, parlat bakalım dul ayakkabılarımızı.
- Yenge n’oldu?
- Yolu sevdi, yürüyor.
Kapıştılar cila kokusuyla konyak kokusu. Çocuğun eline büyük
geliyor fırçalar, tam kavrayamıyor, kimi zaman birini düşürüyor, hemen o
sırada öbür fırçayla boya sandığına bir iki vuruyor, yere düşen fırçayı
havada bir iki döndürüp yakalıyor, sanki bu onun belirli bir
numarasıymış gibi yapmaya uğraşıyor, can havliyle koyuluyor ayakkabıyı
parlatmaya. Yaşı ondört. Gören altı, bilemedin yedi sanar. Gelişememiş.
Niye gelişsin, gıdasız kalorisiz bir büyüme denemesi. Diyarbakır’dan
gelmişler. Babası üveymiş. İlkini vurmuşlar Tophane’de. Okutmuyormuş
yeni babası.
- Okuma neymiş? Çalış, para getir ulan!
demiş. Burnunun sümüğünü sildi boyacı çocuk. Ele sümük burna boya bulaştı.
- Yeni baban ne iş yapıyor?
- İçiyor!
Havada dondu kaldı çocuğun sözcüğü. İkisi bir süre boş boş
çocuğun dediklerine baktılar, birbirlerine sezdirmeden, birbirlerine
bakmamaya özen göstererek, bunu birbirlerine hiç çaktırmadan ve hüznün
yasalarının kapsamı dışına sarkmadan. Utana sıkıla bir fırt aldı aam
konyağından, boyacı çocuk yanık ötesi bir türküye başladı kürtçe.
- Sen okuma yazma biliyor musun?
diye kesti çocuk türküyü. Adam doğal bir baş hareketiyle olumlu yanıt verdi.
- Bana da öğretsene!
- Boşver be çocuk, olduğun gibi kal.
Çocuğun kapkara gözleri büyüdü kadife bir istek fışkırdı gözlerinden.
- Ben senden boya parası almiim. Sen bana adımı yazmayı öğret.
- Peki. Yalnız hep türkü söyleyeceksin.
- Türkü kolay, söyleriz.
dedi çocuk, yürek kakan bir gazele başladı. Zaman zaman şah
damarı yerinden fırlayacak gibi, incecik boynu kızaran yerinden
kopacakmış gibi oluyor, kara gözlerini devirip denize bakıyor, deniz
oralı olmuyor, çocuk denize küsüp gene adama dönüyordu.
Kalktılar. Çocuk boyundan büyük sandığını sırtladı. Isırganların
yanından yürümeye başladılar. Köşedeki bakkaldan bir defter, bir kurşun
kalem, bir silgi aldılar, hiç konuşmadan, çocuk büyük bir adam gibi,
adam küçücük bir çocuk gibi yola koyuldular.
Arkadaşsız yürünmüyor ısırganlı yol. “

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder