Babalarını erken yaşta kaybetmiş çocukların gövdeleri ancak bir boşluğa katkı yapar. Annelerini erken yaşta kaybetmiş çocukların gövdeleri ise artık o boşluğun ta kendisi olmuştur.
Babamı kaybettiğim gün o küçük tercümemle yeryüzündeki boşluğa katkı yapacağımı hiç aklıma getirmemiştim.. O yaşlarda ne boşluğun hangi anlama geldiğini bile biliyordum, ne de yeryüzünün sazları kıran adamlar tarafından oluşturulduğunu. Ölümün şimdilerde hiç şarkı ezberlemeden gösteriye çıkmış bir orkestraya benzediğini gecikmiş de olsa fark ettim. O zamanlar ise ölüm benim için şehirlerarası çalışan tramvayları anımsatıyordu. Ölüyorlar ve sonra biraz geç olsa da geri dönüyorlar.
Babam öldüğünde onun iki yılda bir, bir pazar sabahı geri döneceğini sanıyordum. Gidecek ve bir zaman sonra elinde hiç tahmin etmediğim oyuncaklarla geri dönecekti. Bilmem, belki de babamın bir oyuncakçı dükkânına dönüşeceğini düşünerek çok da sendelemedim. İlkokul öğretmenimin yaz tatili dönüşünde başımı okşarken gösterdiği acıma hissi bile çok fazla enterese etmemişti açıkçası. Çünkü az ötede çift kale maç yapan arkadaşlarım daha cazip geliyordu, saçlarıma acıma hissiyle dokunan parmaklardan. Ve o zamanlarda bile bildiğim başka bir gerçek daha vardı: Hiçbir merhamet gösterisi insanın içindeki acıyı hafifletmez.
En çok annemin haline üzülüyordum; akşamları oturduğu kanepede yeri boş kalmış babamın adı evin içinde dolaştıkça. Büyüteceği, okutacağı, evereceği birçok çocuk kalmıştı geride. Kimisi henüz askerliğini yapmamıştı, ikisi nişanlıydı; ben de henüz altı yaşındaydım. Annemin bunca yükün altından nasıl kalktığını otuz yaşımdan sonra daha iyi anlayamadım. Anlayamadım çünkü babamdan kalan emekli maaşıyla bir tek ay aksatmadığı elektrik faturası, her ağustos ayında aldığı bir ton kömür ile yarım ton oduna verdiği peşinat hala aklımı kurcalar. Sanırım on yıl boyunca giydiği o tek pembe çiçekli şalvardı bütün isteklerimizi yerine getiren şey. Aklım ermeye başladıkça annemin artık sadece bir anne değil yarısının da baba olduğunu fark ediyordum. İşte bu yüzden ona bir şey olmaması için azıcık hasta olduğunda ecza dolabındaki bütün ilaçları içirmeye çalışıyor, ısrarım karşısında kaşlarını çatsa da ağrıyan başına yara bandı bile yapıştırmaya kalkışıyordum.
Büyümek çoğu zaman ayrılmayı ifade ediyordu bulunduğumuz yerde. Ya sanayide araba tamircilerinin sinek kovalayan çıraklarından biri olacaktım, ya bir terzide metre taşıyıcısı, ya da üniversiteyi kazanarak başka bir şehirde hayatıma kalamadığım yerden devam edecektim. Ben üniversiteyi kazandım mecburi tutulan seçeneklerin arasında. Bir hayatı yarıda bırakırken diğerine hiç başlayamayacağımı ayrıldıktan iki yıl sonra anladım. Annemi hastaneye kaldırmışlar.
Bir kunduz gibi toprağı eşelercesine hastane koridorlarında koşuyordum. Hangi oda numarasının hangi rakamla yazıldığını fark edemeyecek bir şaşkınlık, koridorlarda koştururken çarptığım hamile kadınlardan özür dilemeyi aklıma dahi getirmeyen bir bencillikle. Nefes nefese kalmamı bile gizleyerek hasta yatağında yatan anneme koştum. Odada bulunan refakatçilere “benim oğlum” derken duyduğu gururu anlatamam. Kaç saat onu dinlemeden oturduğumu bilmiyorum. Annemi dinleyemiyordum çünkü başı ağrısa ecza dolabını bile yutmasına çalıştığım annem kendi anlamasa da amansız bir çaresizliğin içinde gibiydi. Sebebi bilinmeyen uzun uzun öksürükleri, hızla verdiği kiloları, içine çökmüş yanağı ele veriyordu bu çelimsiz hali. Okuduğum tüm kitaplar, dinlediğim tüm ölümcül maceralar hastalığın ne olduğunu az çok tahmin etmeme yataklık etse de doktoru ilk gördüğümde çaresizce “ince hastalık” mı? demekten alıkoyamıyordum kendimi. İnsan nasıl da yakıştıramıyor annesine kanseri. Doktor da yakıştıramamış olacak ki tam tekmil başka bir hastaneye yolluyordu bizi ertesi sabah… “Bir de onlar baksın.” diyerek.
Ertesi gün, hiç sanki hiçbir şey yokmuş gibi annemi alıp tam donanımlı hastaneye götürmek için yola koyulduk. Yol boyunca yapmadığım şaklabanlık kalmamıştı. Epeydir duymadığım azarını uzun süre sabrettikten sonra işittirse de artık bunun işittiğim son azarları olacağını hissediyordum. Biz hastaneye gidiyorduk, annem ise elden gidiyordu.
Kapı kapı aradığımız doktoru bir müddet sonra odasında bulmaca çözerken bulduk. İşte o zaman anladım ki hayat, bulmaca çözenlerle ölümü bekleyenlerin arasındaki o ince çizgiden ibaret. Bulmacayı ve kahvede bulmaca çözenlerinkinden daha pahalı olan kalemini kenara bırakan doktor yüzümüze, röntgen filmine, anneme, bana, boşluğa sırayla bakıyordu. Biraz sonra annemi koridordaki sedyeye yatırmamızı söyledi. Bırakın ve gelin. İçeri girer girmez ağzından çok kolay döküldü cümleler: “Anneniz akciğer CA. Ve en fazla bir hafta yaşayabilir. Kendisine söylemezseniz son günlerini daha rahat geçirir.”
Tam on dört gün sürdü bekleyişimiz. On dört gün boyunca her an ölümünü beklediğim annemi biraz daha yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek. On dört gün, on dört zaman, on dört sene, on dört yıl, on dört ay, on dört saniye, on dört dakika, on dört hafta. Yazlık sinemalarda çekirdek satan iflas etmiş zenginlere benziyordu koridorlar ile annemin yanına varışım.
Babamın ölümünü siyah beyaz hatırlıyorum. Annemin ölümü ise tören eşliğinde oldu. Şimdi ben ne anlatayım tezgâhında çiçek satan Çingene kadınlarına?
Bülent Parlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bülent Parlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Haziran 2012 Pazar
6 Haziran 2012 Çarşamba
Bülent Parlak, “Aslında Baban Seni Öldürmedi Gökhan!”. dedi Hece’de.
Aslında
baban seni öldürmedi Gökhan… Kendini, sana yeryüzünde bir ceset gibi
hissettiren duygu babanın intiharından sonra kendine muhkem bir yer
bulamamandı. Çünkü babası erkenden ölmüş bütün çocuklar gibi senin de
veli toplantılarına gidecek darbe günlerinde kalbine yenilen koca bir
adam bulunamadı. Üniversite yıllarında herkes sana kuşkuyla bakarken
yanında gezdirdiğin ölü devrimcilerin hayaleti sesi kısılmış korolar
şeklinde yanı başında öylece bekliyordu. İşte bu yüzden kabuksuz
yaralarını kaşıyıp durdun; kırgın bir deniz gibi sokakların tam
ortasında kaldın; herkes durup izlerken çocuk cıvıltılarını sen ölüme
hazırlık yaptın onların koşuşturmalarıyla.
Annene sürekli “babam beni niye öldürdü?” diye sorman o zamanlar başladı.
Aslında baban seni öldürmedi Gökhan… Çift dikiş çocukluğunu ateist muhtarlara anlatırken onların babanı sana neden anlatmaktan sakındıklarını bir türlü anlayamadın. Gece yarısı eve dönen baban tahta iskemleli masalarda gündüz halkları kurtarma planları yaparken “köylüleri niçin öldürmeliyiz?” diye bağırmasını hiç anlayamadın. Yenildiğin meydanlara dönünce babanın yüzündeki çatlakları solgun bir yaz maketine benzetmen bu yüzden. İşte bütün bunlar olurken annen Çamdibi Kültür Derneği’nde romantik kadını tek başına temsil ediyordu.
Bak Gökhan! Yaşımız seninle aynı, sen benden biraz daha şişmansın, boyun boyumdan kısa. Annenin hiç gülmeyen eteklerinin sorumlusu sen değilsin. Libya Sosyalist Halk Cemahiriyesi yazan broşürleri baban eve taşırken nasıl gülsündü o etekler? Beşir Fuad ve Mayakovski’nin son yazdığı mektupların satırlarını elalem politik bir figür olarak nitelendirir; bulaşma bu yanlış işlere. Kararsız ırmaklar yüzülerek geçilmez; benden geçti bunu anlama devri. Bari sen kurtul! Kurtul diyorum ama bütün rekorları alt üst eden Sergei Bubka’yı tanıman buna engel olacak. Kalbinin doğusundaki Âşık İhsani türküleri buna engel olacak. Oğlunun esmer yüzü babanı ne kadar da anımsatıyor?
Babalar, çocukları büyüyünceye kadar hatasızdır, kahramandır, bilgindir. Yeşilyurt Polis Merkezi’nin camlarına afiş yapıştıran babanı hâlâ suçsuz görmen benim çok hoşuma gitti. Oysa devletimize yapılacak en büyük hakaret camekânlarına uygunsuz afiş yapıştırmaya çalışanların kostik kovasını vermemek için direnmeleri. Seni ben anlarım da Gökhan, devlet ikimizi de anlamaz. Artık ne yazık ki polis merkezlerinde bıyığı yeni terlemiş fikir suçluları, slogan atan genç adamlar, Sovyetlere bir dine inanırcasına ümit besleyenlerin sesleri yükselmiyor. Zindandan Mehmet’e mektup yazacak insanlar öldü maalesef… Orada rüşvetten tutuklanan müftüler inkâr ediyor bankadaki hesaplarını…
Aslında baban seni öldürmedi Gökhan… Bir ovayı, dağa çıkarmaktan aranıyor. Hiç bayram alışverişi yapılmamış hüzünlü arifeleri anımsatırcasına 17 Ağustos depreminde herkes mahşerdeki gibi nereye gittiklerini bilmeden kaçışırken sen oturup geçmişini ağırlıyordun. İki beden çok gelen hayatı ben iyi bilirim ama intihar genetik değildir sandığın gibi. Ve terziler hiçbir ölümü güzel dikemez. Avuçlarındaki hayat çizgisine sessizce düşen kor sana canhıraş göçleri de, kırılgan Çingeneleri de, dişi zeytin ağaçlarını da öğretti. Devrim sabahlarını müjdeleyen martıları bak nasıl da şiire yakıştırıyorsun?
Yağmura yakalanan pikniklerden hayır bekleme Gökhan. Cebinde kuş üzümü taşıyan gri kabanlı babanın yokluğunu sobalı evlerin duvarlarına gizlice yazarken defalarca sabırsız hıncının kurbanı oldun. Piknikler, babalar varken anlamlıdır. Üstelik o babalar bol küfürlü dernek toplantılarında sandalyenin tepelerine çıkıp bağırıyorsa çimenlerden ihtilal kokusu mangalın dumanları gibi yayılır, durur. Hem neye yarar ki piknik konuşulurken araya sıkıştırılmaya korkulan küçük güneş görüntüleri? Yağmura yakalanan pikniklerden sana ne Gökhan!
Şiirlerini bozdurmaya giden bütün şairlerle bir gün bir araya gelsek diyorum. Kar helvası yer, sırayla ezan okur, Arzu Film’den bol güldürülü filmler izlerdik. Vergi borçlarını ödeyemeden ölen borçluların yakınlarını aramıza katar; kimsenin uğramadığı irtibat bürolarını basardık. Harmandalı oynar, dizimizi yere vurduğumuz an topluca ölürdük. Şaire, babasından daha önce ölmek yakışmaz Gökhan.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)