6 Haziran 2012 Çarşamba

Bülent Parlak, “Aslında Baban Seni Öldürmedi Gökhan!”. dedi Hece’de.

Aslında baban seni öldürmedi Gökhan… Kendini, sana yeryüzünde bir ceset gibi hissettiren duygu babanın intiharından sonra kendine muhkem bir yer bulamamandı. Çünkü babası erkenden ölmüş bütün çocuklar gibi senin de veli toplantılarına gidecek darbe günlerinde kalbine yenilen koca bir adam bulunamadı.  Üniversite yıllarında herkes sana kuşkuyla bakarken yanında gezdirdiğin ölü devrimcilerin hayaleti sesi kısılmış korolar şeklinde yanı başında öylece bekliyordu. İşte bu yüzden kabuksuz yaralarını kaşıyıp durdun; kırgın bir deniz gibi sokakların tam ortasında kaldın;  herkes durup izlerken çocuk cıvıltılarını sen ölüme hazırlık yaptın onların koşuşturmalarıyla.

 Annene sürekli “babam beni niye öldürdü?” diye sorman o zamanlar başladı.

Aslında baban seni öldürmedi Gökhan… Çift dikiş çocukluğunu ateist muhtarlara anlatırken onların babanı sana neden anlatmaktan sakındıklarını bir türlü anlayamadın. Gece yarısı eve dönen baban tahta iskemleli masalarda gündüz halkları kurtarma planları yaparken “köylüleri niçin öldürmeliyiz?” diye bağırmasını hiç anlayamadın. Yenildiğin meydanlara dönünce babanın yüzündeki çatlakları solgun bir yaz maketine benzetmen bu yüzden. İşte bütün bunlar olurken annen Çamdibi Kültür Derneği’nde romantik kadını tek başına temsil ediyordu.

Bak Gökhan! Yaşımız seninle aynı, sen benden biraz daha şişmansın, boyun boyumdan kısa. Annenin hiç gülmeyen eteklerinin sorumlusu sen değilsin. Libya Sosyalist Halk Cemahiriyesi yazan broşürleri baban eve taşırken nasıl gülsündü o etekler? Beşir Fuad ve Mayakovski’nin son yazdığı mektupların satırlarını elalem politik bir figür olarak nitelendirir; bulaşma bu yanlış işlere. Kararsız ırmaklar yüzülerek geçilmez; benden geçti bunu anlama devri. Bari sen kurtul! Kurtul diyorum ama bütün rekorları alt üst eden Sergei Bubka’yı tanıman buna engel olacak. Kalbinin doğusundaki Âşık İhsani türküleri buna engel olacak. Oğlunun esmer yüzü babanı ne kadar da anımsatıyor?

Babalar, çocukları büyüyünceye kadar hatasızdır, kahramandır, bilgindir. Yeşilyurt Polis Merkezi’nin camlarına afiş yapıştıran babanı hâlâ suçsuz görmen benim çok hoşuma gitti. Oysa devletimize yapılacak en büyük hakaret camekânlarına uygunsuz afiş yapıştırmaya çalışanların kostik kovasını vermemek için direnmeleri. Seni ben anlarım da Gökhan, devlet ikimizi de anlamaz. Artık ne yazık ki polis merkezlerinde bıyığı yeni terlemiş fikir suçluları, slogan atan genç adamlar, Sovyetlere bir dine inanırcasına ümit besleyenlerin sesleri yükselmiyor. Zindandan Mehmet’e mektup yazacak insanlar öldü maalesef… Orada rüşvetten tutuklanan müftüler inkâr ediyor bankadaki hesaplarını…

Aslında baban seni öldürmedi Gökhan… Bir ovayı, dağa çıkarmaktan aranıyor. Hiç bayram alışverişi yapılmamış hüzünlü arifeleri anımsatırcasına 17 Ağustos depreminde herkes mahşerdeki gibi nereye gittiklerini bilmeden kaçışırken sen oturup geçmişini ağırlıyordun. İki beden çok gelen hayatı ben iyi bilirim ama intihar genetik değildir sandığın gibi. Ve terziler hiçbir ölümü güzel dikemez. Avuçlarındaki hayat çizgisine sessizce düşen kor sana canhıraş göçleri de, kırılgan Çingeneleri de,  dişi zeytin ağaçlarını da öğretti. Devrim sabahlarını müjdeleyen martıları bak nasıl da şiire yakıştırıyorsun?

Yağmura yakalanan pikniklerden hayır bekleme Gökhan. Cebinde kuş üzümü taşıyan gri kabanlı babanın yokluğunu sobalı evlerin duvarlarına gizlice yazarken defalarca sabırsız hıncının kurbanı oldun. Piknikler, babalar varken anlamlıdır. Üstelik o babalar bol küfürlü dernek toplantılarında sandalyenin tepelerine çıkıp bağırıyorsa çimenlerden ihtilal kokusu mangalın dumanları gibi yayılır, durur. Hem neye yarar ki piknik konuşulurken araya sıkıştırılmaya korkulan küçük güneş görüntüleri? Yağmura yakalanan pikniklerden sana ne Gökhan!

Şiirlerini bozdurmaya giden bütün şairlerle bir gün bir araya gelsek diyorum. Kar helvası yer, sırayla ezan okur, Arzu Film’den bol güldürülü filmler izlerdik. Vergi borçlarını ödeyemeden ölen borçluların yakınlarını aramıza katar; kimsenin uğramadığı irtibat bürolarını basardık. Harmandalı oynar, dizimizi yere vurduğumuz an topluca ölürdük. Şaire, babasından daha önce ölmek yakışmaz Gökhan.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder