Babalarını erken yaşta kaybetmiş çocukların gövdeleri ancak bir boşluğa katkı yapar. Annelerini erken yaşta kaybetmiş çocukların gövdeleri ise artık o boşluğun ta kendisi olmuştur.
Babamı kaybettiğim gün o küçük tercümemle yeryüzündeki boşluğa katkı yapacağımı hiç aklıma getirmemiştim.. O yaşlarda ne boşluğun hangi anlama geldiğini bile biliyordum, ne de yeryüzünün sazları kıran adamlar tarafından oluşturulduğunu. Ölümün şimdilerde hiç şarkı ezberlemeden gösteriye çıkmış bir orkestraya benzediğini gecikmiş de olsa fark ettim. O zamanlar ise ölüm benim için şehirlerarası çalışan tramvayları anımsatıyordu. Ölüyorlar ve sonra biraz geç olsa da geri dönüyorlar.
Babam öldüğünde onun iki yılda bir, bir pazar sabahı geri döneceğini sanıyordum. Gidecek ve bir zaman sonra elinde hiç tahmin etmediğim oyuncaklarla geri dönecekti. Bilmem, belki de babamın bir oyuncakçı dükkânına dönüşeceğini düşünerek çok da sendelemedim. İlkokul öğretmenimin yaz tatili dönüşünde başımı okşarken gösterdiği acıma hissi bile çok fazla enterese etmemişti açıkçası. Çünkü az ötede çift kale maç yapan arkadaşlarım daha cazip geliyordu, saçlarıma acıma hissiyle dokunan parmaklardan. Ve o zamanlarda bile bildiğim başka bir gerçek daha vardı: Hiçbir merhamet gösterisi insanın içindeki acıyı hafifletmez.
En çok annemin haline üzülüyordum; akşamları oturduğu kanepede yeri boş kalmış babamın adı evin içinde dolaştıkça. Büyüteceği, okutacağı, evereceği birçok çocuk kalmıştı geride. Kimisi henüz askerliğini yapmamıştı, ikisi nişanlıydı; ben de henüz altı yaşındaydım. Annemin bunca yükün altından nasıl kalktığını otuz yaşımdan sonra daha iyi anlayamadım. Anlayamadım çünkü babamdan kalan emekli maaşıyla bir tek ay aksatmadığı elektrik faturası, her ağustos ayında aldığı bir ton kömür ile yarım ton oduna verdiği peşinat hala aklımı kurcalar. Sanırım on yıl boyunca giydiği o tek pembe çiçekli şalvardı bütün isteklerimizi yerine getiren şey. Aklım ermeye başladıkça annemin artık sadece bir anne değil yarısının da baba olduğunu fark ediyordum. İşte bu yüzden ona bir şey olmaması için azıcık hasta olduğunda ecza dolabındaki bütün ilaçları içirmeye çalışıyor, ısrarım karşısında kaşlarını çatsa da ağrıyan başına yara bandı bile yapıştırmaya kalkışıyordum.
Büyümek çoğu zaman ayrılmayı ifade ediyordu bulunduğumuz yerde. Ya sanayide araba tamircilerinin sinek kovalayan çıraklarından biri olacaktım, ya bir terzide metre taşıyıcısı, ya da üniversiteyi kazanarak başka bir şehirde hayatıma kalamadığım yerden devam edecektim. Ben üniversiteyi kazandım mecburi tutulan seçeneklerin arasında. Bir hayatı yarıda bırakırken diğerine hiç başlayamayacağımı ayrıldıktan iki yıl sonra anladım. Annemi hastaneye kaldırmışlar.
Bir kunduz gibi toprağı eşelercesine hastane koridorlarında koşuyordum. Hangi oda numarasının hangi rakamla yazıldığını fark edemeyecek bir şaşkınlık, koridorlarda koştururken çarptığım hamile kadınlardan özür dilemeyi aklıma dahi getirmeyen bir bencillikle. Nefes nefese kalmamı bile gizleyerek hasta yatağında yatan anneme koştum. Odada bulunan refakatçilere “benim oğlum” derken duyduğu gururu anlatamam. Kaç saat onu dinlemeden oturduğumu bilmiyorum. Annemi dinleyemiyordum çünkü başı ağrısa ecza dolabını bile yutmasına çalıştığım annem kendi anlamasa da amansız bir çaresizliğin içinde gibiydi. Sebebi bilinmeyen uzun uzun öksürükleri, hızla verdiği kiloları, içine çökmüş yanağı ele veriyordu bu çelimsiz hali. Okuduğum tüm kitaplar, dinlediğim tüm ölümcül maceralar hastalığın ne olduğunu az çok tahmin etmeme yataklık etse de doktoru ilk gördüğümde çaresizce “ince hastalık” mı? demekten alıkoyamıyordum kendimi. İnsan nasıl da yakıştıramıyor annesine kanseri. Doktor da yakıştıramamış olacak ki tam tekmil başka bir hastaneye yolluyordu bizi ertesi sabah… “Bir de onlar baksın.” diyerek.
Ertesi gün, hiç sanki hiçbir şey yokmuş gibi annemi alıp tam donanımlı hastaneye götürmek için yola koyulduk. Yol boyunca yapmadığım şaklabanlık kalmamıştı. Epeydir duymadığım azarını uzun süre sabrettikten sonra işittirse de artık bunun işittiğim son azarları olacağını hissediyordum. Biz hastaneye gidiyorduk, annem ise elden gidiyordu.
Kapı kapı aradığımız doktoru bir müddet sonra odasında bulmaca çözerken bulduk. İşte o zaman anladım ki hayat, bulmaca çözenlerle ölümü bekleyenlerin arasındaki o ince çizgiden ibaret. Bulmacayı ve kahvede bulmaca çözenlerinkinden daha pahalı olan kalemini kenara bırakan doktor yüzümüze, röntgen filmine, anneme, bana, boşluğa sırayla bakıyordu. Biraz sonra annemi koridordaki sedyeye yatırmamızı söyledi. Bırakın ve gelin. İçeri girer girmez ağzından çok kolay döküldü cümleler: “Anneniz akciğer CA. Ve en fazla bir hafta yaşayabilir. Kendisine söylemezseniz son günlerini daha rahat geçirir.”
Tam on dört gün sürdü bekleyişimiz. On dört gün boyunca her an ölümünü beklediğim annemi biraz daha yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek. On dört gün, on dört zaman, on dört sene, on dört yıl, on dört ay, on dört saniye, on dört dakika, on dört hafta. Yazlık sinemalarda çekirdek satan iflas etmiş zenginlere benziyordu koridorlar ile annemin yanına varışım.
Babamın ölümünü siyah beyaz hatırlıyorum. Annemin ölümü ise tören eşliğinde oldu. Şimdi ben ne anlatayım tezgâhında çiçek satan Çingene kadınlarına?
Prensip Olarak İnsan Sevmiyorum!
hüzünlü ama özünde kötü bir adamın hayat hikâyesi.
10 Haziran 2012 Pazar
7 Haziran 2012 Perşembe
...
- Otur sevgilim, daha önce duyulmamış
hikayeler anlatacağım sana.
Deniz
korsanlarını duymuşsundur muhakkak. Hani pis, acımasız, cani, merhametsiz, tek
inandıkları din "Okyanus" olan insanlar. Bu yüzden ölümle iç içe ve
başkaları olmadan gayet güzel yaşayabilen insanlar. İnandığı şeyle hergün
acımasızca savaşan, ölüme zevkle kucak açan adamlar. Onların mezarı denizin
dibinde ki altın kum diyorlar, ne kadar çarpıcı değil mi? Pis, acımasız, cani,
merhametsiz, olmalarına rağmen ne kadar güzel bir ölümle ödüllendirilmişler...
Belki gerçekten hakettikerleri içindir. İnsan öldürmek kolay mıdır bilemem ama Denizin
üzerine yakışmayan insanları zevkle öldürebilen, "Bilhassa insanlardan
korkan, o kadar cani olmalarına rağmen". Acı çekmesini bizlerden iyi
bilen, 10 yıl boyunca karaya ayak basmadan sevdiğini kalbinde taşıyan ...
Bilmiyor muydun - Hepsinin kalbinde birer deniz kızı yattığını. Ben de
şaşırmıştım ilk duyduğumda. Onlarında kalbi varmış... 10 yıl boyunca sevdiğine kavuşamayıp
saatlerle sınırlı bir aşka yelken açan insanlar. Hayatları tanıdık gelmeye
başladı sanırım değil mi?..
Bir
gün sana "denizim ol" diyebileceğimi hiç düşünmemiştim,
sevgilim diyebileceğimi de oysaki... Ayda bir gece seni görüp sana doyamadan
geri gitmek bana korsanların hissettiği (duyguları) tam anlamıyla yaşatıyor. Bu
sayede onların aşkı bir ömürlük olurmuş, kavuşamadıkları için belki aynı
toprağa "denizin altın kumuna" gömülüp mutlu olabileceklerini
düşünürlermiş. Biz de öleceğiz bir gün değil mi ? Ne yazık, oysa seninle
dünyanın bütün denizlerini keşfetmeye vardım. Her şarabın tadına bakmaya,
acıları duduaklarından öpüp terketmeye vardım. Seninle herşeye var olabilecek
güce sahiptim. Yo yo, merak etme kimsenin bir yere gittiği yok. Ama ben seni
gördükten sonra tekrar yelken açıcam yalnızlığa, geminin kıçından bakıp sana el
sallerken rüzgarın kimseye belli etmeden gözümden söküp aldığı göz yaşlarını
dökeceğim. Belki deniz taşlarından yaptığın kolyeyi sıkıca tuturken elimi
kanatıcam. Bilirim, seversin kanı. Hayat bi' yerde...
Ayrıca
bilirim ki sen " Denize baktığında sadece bir su birikintisi görüyor
olabilirsin ama ben içime attığım gözyaşlarımı görüyorum sevgilim. Belki de bu
yüzden deniz tutkum bu kadar büyük. Gene de deniz tutar içimi senin gibi. Sen
mahrum etme beni nefesinden. Rüzgarı olmayan denizin tadı çıkar mı hiç ?
" Geceleri çay kokan yalnızlığımı senin kokun bastırsın diye dua
ederdim bilinmeyene, sonra bir baktım yerini alkol şişeleri alıvermiş. İçten
içe bu da yaktı canımı. Dokunuşlarını özlemek, vücudunun her köşesine ince ince
iğneler saplamak gibi. Sanki dokunsan herşey geçecek. Bir uyusak her şey çok
daha güzel olacak. Yani bir daha... Lafı çok uzatmadan, gerçekten "
Denizim olur musun sevgilim ? " Bugünüm, yarınım, sonra ki günüm olur
musun?
Sevgilin...
zaman: yokluğunda.
6 Haziran 2012 Çarşamba
kendimi7m:
Bu böyle olmaz, bunca şey yaşanırken birinin oturup sadece yaşaması olmaz. Bunlar “sonsuzlaşmalı”, kayıt altında bilinçten öte kağıtta olmalı. Hani dün beni öptüğün gibi, kalem gibi dokunmalı. Beyaza, senin dokunduğun gibi; bozuk siyah kalbime.
Ben zamanımı kimseler için önemi olmayan şeylerle geçirirdim, geçiyordum. Bir sürü şeyler yazıp sonra onları okurken ağlayıp yudum yudum ölüyordum. “Neden” bu dört duvar yalnız diye kendime kızıp. Kabaca “sevdiğim” sensiz geçen her saniye kayıp. Sende önce benim de olduğum gibi.
Biz inanıyorum ki müziğin meyveleriyiz, edebiyatın, kalemle kağıdın, kendimize kulp taktığımız adına kimilerinin aşk dediği ağacın. Eros’un okunun, belki de Afrodit’in kokusu. Yani senin kokun bu dünyadan olamaz sevdiğim. Hani burnumu boynuna dayamıştım ya… Film tadında gidelim sondan başlayıp gene sonda bitirelim.
Hollywood tarzı sevgilim, bi’ dur.
Bugün gidecek, sonu baştan belli ayrılığın şart olduğu bir plana sadık kalıcaz. O gidecek, ben kalıcam. Arkadan bakıp trenin kıçına, iç geçirip belki gözlerim dolacak. Çok veda yaşadım ama en acısı sanırım bu olucak. Tren hareket ettikten sonra bir mesajla belki güldürücem yüzünü, buruk tatlı bi’ hüzün misali. İlk geldiği gün mesela, bekleme salonu üzerime üzerime geliyordu. Montum kalbimi sıkıştırıyordu. Karda soyunup ” Hadi gel artık ” diye bağırmak istiyordum. Ehe, sonra geldi de aslında.
http://kendimi7m.tumblr.com/post/16075295606/dun-hayat-m-n-belki-de-en-heyecanl-bekleyisini
Ertesi gün dostlarım, işte ertesi gün. Benim günüm, onunla geçen bir ömür gibi gelen benim günüm. Sevgilim diye tanıştırmaktan mutlu olduğum büyüklerim, abilerim. Kadiköy’ün adamları, esnaf, iş birlikçi, belki mafya belki de pezevenk. Hiç umrumda değil, sanki herkes bilsin gibiydi. Yemek yemesini izledim, yazmasını izledim, çizmesini, nefes alışını, bana bakışını. Daldığı anları. Onu ezberleyip sonra da o gittiğinde tıpkı deve misali mideme su gibi doldurmak istedim “onu”… Bu öyle bişey ki, tarifi zor herkese nail değil. Bunu ona da söylemiştim ben inançlı birisiyim ve o bunu her ne kadar kabul etmesede gerçekten iyi bir insan değilim- dim. Bilmiyorum bir takım şeyler. Böyle bir insanı kazanabilmek için ne yapmış olmam gerekiyor inanın hiç bilmiyorum. Karşıma çıktı. Hayal kurdum ellerine dokunmayı, elleri burda oldu, olduğu her gün benimdi. O belki de kimsenin bende görmediği şeyleri gördü, ben evet kimsede bulamadığım şeyleri buldum - onda. Akşam içtik dostlarım, sevgilimle ilk kez kadeh kaldırdık.
http://asimetrik.tumblr.com/post/16092076811
Gece oldu evlerimize dağıldık.
Sonra ; işte burası en can alıcı nokta.
BEN SEVGİLİM VE TAKSİM (BEYOĞLU) - ve canımız Seda.
Bahariye’de (Kadıköy) hayatım da ilk defa sevgilimle yürüdüm. Gerçekten tanıdığım bir insanla.
Üsküdar’da …
Ve Taksim’de, ilk defa.
“Cambaz” Güzel mekan, sağolsunlar. Biz gene içtik, yanımdaydı, her daim. Her daim eli elimdeydi, sıkılmadan. Daha sıkıca, daha güzelli. Daha o, en fazla o. Dostlarım ben kutsanmışım, papaz tanıdığım yok ama her kimse sağolsun. Kutsal ruh adına! Ve bir güzel gece daha…
Sonra bir gece daha ama bu son geceydi.
Sevgilim provamıza katıldı, beni ilk kez çalarken biri izledi. Gene ilkim oldu, bol bol güldü, gözlerim ondaydı. En berbat halimle, tanısan o an sevmezdin beni. Onun gözlerinin içi gülüyordu…
Neydi “Yeşil Ev” ;
http://asimetrik.tumblr.com/post/16255801433 O da böyleydi.
Ve evet, defterimiz. Defterimiz farklı insanlarla da dolu, sadece bizimle değil. Bizim gibi olan herkesle. Evet ayrım yaptım, aşka ırkçılığım hatsafhada. Tuvalet önünde kaçamak konuşmamız, belki yalnız kalmak isteyişimizden. Onu tam görebilmekten. Öyle güzel ki dostlarım, öyle özel ki. Bugün gidecek, Haydarpaşa Garından 5 de benden ayrılıcak. Herşey gibi şimdilik bu da son bulacak ama şimdilik! Ben seni gene sevicem, bu sefer yanına ben gelicem. Herşeyin bizimle olması dileğiyle sevgilim.
Ve dediğim gibi…
Seni severim sevgilim;
Sevgilin.
Ne olur geri dönme!
Önce Taksim’deydi. Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesi’nde pek de ortalıkta olmayan duvarlarda gördüm:
“Ne olur geri dönme!”Sonra Nişantaşı’nda gördüm aynısını. En afilli duvarı bile acısıyla tarumar edecek kadar acayip bir cümle gibiydi:
“Ne olur geri dönme!”Büyük harflerle, şehre sığamayan büyüklükte. “Buralarda bir çocuk herhalde” dedim. “Kendi kendine çekmek istiyor acısını ve söylüyor bunu şehirde yürümekte olan sevgilisine.”
Sonra işler değişti. Maslak’ta, ki uzaktır Nişantaşı’na, oto sanayiinin duvarında gördüm aynı yazıyı, aynı harfler, aynı yazımla:
“Ne olur geri dönme!”Ne oluyor? Biri, bir genç adam muhakkak, şehrin duvarlarına kaydetmeye mi karar verdi acısını? Şehrin duvarlarını çize çize mi katlanıyor yalnızlığa? Çünkü sadece Avrupa yakasında değil, Anadolu yakasında da:
“Ne olur geri dönme!”Büyük harflerle, kendine sığmayan büyüklükte.
Alışır insan. Alıştığı, alışmaya başladığı anı da bilir üstelik. Gidenin yokluğuna alışmaya başladığını, bir hastalığın nekahet dönemine girdiğini bildiğin gibi bilirsin. Ve ondan sonra esecek bir rüzgâr, çalacak bir telefon, gecenin bir yarısı pişman olmuş biri beliriverdiğinde kapıda, en baştan, ta en baştan başlamak zorunda kalırsın hummaya. O yüzden işte, bir gün bir anda artık istemez olursun, geri gelmesini hiç istemez olursun. Giden bir kere gitmiştir çünkü. Bir kere giden ne kadar geri gelse gelmez. Gelişi bir türlü dikiş tutturamaz. Bu yüzden içinden, çok içinden yalvarmaya başlarsın:
“Ne olur geri dönme!”Artık geri dönme.
İtalo Calvino’nun bir hikâyesidir. Âşık olduğu sevgilisinin her anını fotoğraflamaya karar verir adam. Giderek bir saplantıya dönüşür bu. O kadar çok fotoğraf çekmeye başlar ki, sonunda kadın bıkar ve gider. Bu kez adam, kadının yokluğunun fotoğrafını çekmeye başlar. Kadın “her yerde olmadığı” için her şeyin ve her yerin fotoğrafını çekmeye başlar adam, her anın fotoğrafını. Giderek kadının yokluğu, var olan her şeye yayılmaya başlar böylece. Onun gibi bir şey işte. O yüzden bir genç adam da elinde kara bir boyayla dolaşıyor İstanbul’da bugünlerde. Her yere yazıyor:
“Ne olur geri dönme!”Belki önce kızın geçme ihtimali olan yerlere yazıyor. Sonra biraz düşününce başka yerlere. Sonra geceleri aklına geliyor kızın şehrin herhangi bir yerinde, orasında ya da burasında olabileceği, şuraya ya da buraya işinin düşebileceğini. Gidip oralara da yazıyor:
“Ne olur geri dönme!”Bunun ne acıklı olduğunu, ne korkunç bir alışmak olduğunu biliyor adam. Peki kadın biliyor mu? Adamın nasıl bir isyan ve inatla ağulu aşkı başından kovmaya çalıştığını? Geri dönse adamın yeniden bütün şehri dolaşacağını. Bütün şehri dolaşıp tek tek o yazıların üzerini daha da kara bir boyayla kapatmaya çalışacağını. Hayatın maskarası olduğunu düşünüp düşünüp enayiliğine ağlayacağını.
Şimdi, bugün, hayatın karşısında böyle maskara olmamak için bağıra bağıra yazdığını o cümleyi:
“Ne olur geri dönme!”Ve bunun dünyanın en güçlü geri dön çağrısı olduğunu.
İstanbul’da genç bir erkek, bugün, delirircesine istiyor bir kadının geri dönmesini. Şehir duvarlarının manşetlerine taşıyor bunu. O adama işte, kolay gelsin diyorum.
Otur sevgilim, daha önce duyulmamış hikâyeler anlatacağım sana.
…
- Otur sevgilim, daha önce duyulmamış hikâyeler anlatacağım sana.
Deniz korsanlarını duymuşsundur muhakkak. Hani pis, acımasız, cani, merhametsiz, tek inandıkları din “Okyanus” olan insanlar. Bu yüzden ölümle iç içe ve başkaları olmadan gayet güzel yaşayabilen insanlar. İnandığı şeyle her gün acımasızca savaşan, ölüme zevkle kucak açan adamlar. Onların mezarı denizin dibinde ki altın kum diyorlar, ne kadar çarpıcı değil mi? Pis, acımasız, cani, merhametsiz, olmalarına rağmen ne kadar güzel bir ölümle ödüllendirilmişler… Belki gerçekten hak etikleri içindir. İnsan öldürmek kolay mıdır bilemem ama Denizin üzerine yakışmayan insanları zevkle öldürebilen, “Bilhassa insanlardan korkan, o kadar cani olmalarına rağmen”. Acı çekmesini bizlerden iyi bilen, 10 yıl boyunca karaya ayak basmadan sevdiğini kalbinde taşıyan… Bilmiyor muydun - Hepsinin kalbinde birer denizkızı yattığını. Ben de şaşırmıştım ilk duyduğumda. Onlarında kalbi varmış… 10 yıl boyunca sevdiğine kavuşamayıp saatlerle sınırlı bir aşka yelken açan insanlar. Hayatları tanıdık gelmeye başladı sanırım değil mi?..
Bir gün sana “denizim ol” diyebileceğimi hiç düşünmemiştim, sevgilim diyebileceğimi de oysaki… Ayda bir gece seni görüp sana doyamadan geri gitmek bana korsanların hissettiği (duyguları) tam anlamıyla yaşatıyor. Bu sayede onların aşkı bir ömürlük olurmuş, kavuşamadıkları için belki aynı toprağa “denizin altın kumuna” gömülüp mutlu olabileceklerini düşünürlermiş. Biz de öleceğiz bir gün değil mi? Ne yazık, oysa seninle dünyanın bütün denizlerini keşfetmeye vardım. Her şarabın tadına bakmaya, acıları dudaklarından öpüp terk etmeye vardım. Seninle her şeye var olabilecek güce sahiptim. Yo yo, merak etme kimsenin bir yere gittiği yok. Ama ben seni gördükten sonra tekrar yelken açacağım yalnızlığa, geminin kıçından bakıp sana el sallarken rüzgârın kimseye belli etmeden gözümden söküp aldığı gözyaşlarını dökeceğim. Belki deniz taşlarından yaptığın kolyeyi sıkıca tutarken elimi kanatacağım. Bilirim, seversin kanı. Hayat bir yerde…
Ayrıca bilirim ki sen ” Denize baktığında sadece bir su birikintisi görüyor olabilirsin ama ben içime attığım gözyaşlarımı görüyorum sevgilim. Belki de bu yüzden deniz tutkum bu kadar büyük. Gene de deniz tutar içimi senin gibi. Sen mahrum etme beni nefesinden. Rüzgârı olmayan denizin tadı çıkar mı hiç? ” Geceleri çay kokan yalnızlığımı senin kokun bastırsın diye dua ederdim bilinmeyene, sonra bir baktım yerini alkol şişeleri alıvermiş. İçten içe bu da yaktı canımı, sorma… Dokunuşlarını özlemek, vücudunun her köşesine ince ince iğneler saplamak gibi. Sanki dokunsan her şey geçecek. Bir uyusak her şey çok daha güzel olacak. Yani bir daha… Lafı çok uzatmadan, gerçekten” Denizim olur musun sevgilim? ” Bugünüm, yarınım, sonra ki günüm olur musun?
Sevgilin…
zaman: yokluğunda.
- Otur sevgilim, daha önce duyulmamış hikâyeler anlatacağım sana.
Deniz korsanlarını duymuşsundur muhakkak. Hani pis, acımasız, cani, merhametsiz, tek inandıkları din “Okyanus” olan insanlar. Bu yüzden ölümle iç içe ve başkaları olmadan gayet güzel yaşayabilen insanlar. İnandığı şeyle her gün acımasızca savaşan, ölüme zevkle kucak açan adamlar. Onların mezarı denizin dibinde ki altın kum diyorlar, ne kadar çarpıcı değil mi? Pis, acımasız, cani, merhametsiz, olmalarına rağmen ne kadar güzel bir ölümle ödüllendirilmişler… Belki gerçekten hak etikleri içindir. İnsan öldürmek kolay mıdır bilemem ama Denizin üzerine yakışmayan insanları zevkle öldürebilen, “Bilhassa insanlardan korkan, o kadar cani olmalarına rağmen”. Acı çekmesini bizlerden iyi bilen, 10 yıl boyunca karaya ayak basmadan sevdiğini kalbinde taşıyan… Bilmiyor muydun - Hepsinin kalbinde birer denizkızı yattığını. Ben de şaşırmıştım ilk duyduğumda. Onlarında kalbi varmış… 10 yıl boyunca sevdiğine kavuşamayıp saatlerle sınırlı bir aşka yelken açan insanlar. Hayatları tanıdık gelmeye başladı sanırım değil mi?..
Bir gün sana “denizim ol” diyebileceğimi hiç düşünmemiştim, sevgilim diyebileceğimi de oysaki… Ayda bir gece seni görüp sana doyamadan geri gitmek bana korsanların hissettiği (duyguları) tam anlamıyla yaşatıyor. Bu sayede onların aşkı bir ömürlük olurmuş, kavuşamadıkları için belki aynı toprağa “denizin altın kumuna” gömülüp mutlu olabileceklerini düşünürlermiş. Biz de öleceğiz bir gün değil mi? Ne yazık, oysa seninle dünyanın bütün denizlerini keşfetmeye vardım. Her şarabın tadına bakmaya, acıları dudaklarından öpüp terk etmeye vardım. Seninle her şeye var olabilecek güce sahiptim. Yo yo, merak etme kimsenin bir yere gittiği yok. Ama ben seni gördükten sonra tekrar yelken açacağım yalnızlığa, geminin kıçından bakıp sana el sallarken rüzgârın kimseye belli etmeden gözümden söküp aldığı gözyaşlarını dökeceğim. Belki deniz taşlarından yaptığın kolyeyi sıkıca tutarken elimi kanatacağım. Bilirim, seversin kanı. Hayat bir yerde…
Ayrıca bilirim ki sen ” Denize baktığında sadece bir su birikintisi görüyor olabilirsin ama ben içime attığım gözyaşlarımı görüyorum sevgilim. Belki de bu yüzden deniz tutkum bu kadar büyük. Gene de deniz tutar içimi senin gibi. Sen mahrum etme beni nefesinden. Rüzgârı olmayan denizin tadı çıkar mı hiç? ” Geceleri çay kokan yalnızlığımı senin kokun bastırsın diye dua ederdim bilinmeyene, sonra bir baktım yerini alkol şişeleri alıvermiş. İçten içe bu da yaktı canımı, sorma… Dokunuşlarını özlemek, vücudunun her köşesine ince ince iğneler saplamak gibi. Sanki dokunsan her şey geçecek. Bir uyusak her şey çok daha güzel olacak. Yani bir daha… Lafı çok uzatmadan, gerçekten” Denizim olur musun sevgilim? ” Bugünüm, yarınım, sonra ki günüm olur musun?
Sevgilin…
zaman: yokluğunda.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


