Düz Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Düz Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2012 Çarşamba

Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir acımız yok, ne büyük savaşı ne de büyük buhranı yaşadık.
  – Tyler Durden.

                Denildiği gibi, metrekareye 45.000 mermi düşerken biz daha taşaklardaydık ve futbolcuların don giyerek maça çıktığı zamanları haliyle kestiremedik. İster miydik? Belki, tartışılır. Biz kredi kartlarının konuştuğu ama otobüslerle gezen neslin çocuklarıyız. Aslında biz o nesle mensubuz. Aile saadetinden bir sik anlamayan, duyguları seks ve makyajla köreltilmiş çocuklarız. Alınıp gücenmek yok ben öyleyim, sende öylesin. Evet, etrafına bakma. Sen… İçten içe acımasızca kendimizi yiyip bitirirken sikindirik boş dertlerle, çevremizde olanlardan tamamen bir haberiz. Ne yazık ki kazığın sadece ucu sivri, girdikçe acımaya başlıyor. Anca uyanıyoruz ama çok geç. Götü kaybettik bile. Buralarda gelecek inşa etmek neredeyse imkansızlaştı. “Sokaklar sanattır” bu cümleye eskiden o kadar çok inanırdım ki, şimdi şapkası 85 derece kuzeye bakan ve elinde fiber tespih ile ayaklarını kaldıramayacak kadar aciz insanların himayesinde. O kaçık “topunuzu keserim” teyzeleri bile özlüyorum. Olsa da keşke kesse, sonra gidip bakkaldan ben gene top çalsam. Vazgeçildi her şeyden ve bizden. Etrafta vazgeçilmiş tonlarca sokak çocukları var, bende onlardan biri olabilirdim, bunu okuyan! Sende… Öyle ki insanları sevmem, hiç birinden asla haz etmem. Aşka ve sevgiye inanmam ama sokakta aç uyuyanlar var. Ben beceremiyorsam bu duygulara sahip kişilerin el atmasını beklemem ne kadar doğru ne kadar yanlış bilemem ama o elin atılması şart. Güneş açar, yaz gelir hastaneden insanlar çıkar, öcler alınır ve adalet yerini buldu zanneder. Herhangi bir siktiğimin hayvanı kafasından mermi yediği için ağıtlar yakılır, kaybedilen değerler ile taşşak geçilir. İşte biz böyle bir neslin çocuklarıyız, hayır biz o neslin kendisiyiz. Böyle bir dünyada yaşıyoruz ve hiçbir şey sikimizde değil.. 

29 Mayıs 2011 Pazar

- Merhaba.

    Merhaba. İş bu sefer ciddi, pek senli benli olmak istemiyor canım bu gece. - Biraz daha resmi, yeni tanışmışçasına. Ki o durumdan pek farkımız yok da hani… Bir yıl daha eklendi tamamen sensiz geçen hayatıma. Canını sıkma üzüldüğümden değil sadece bil diye. İşi resmiyetten çekmek için biraz geç gibi, o yüzden kusuruma bakma. Toplamda kaç sene oldu bilmiyorum, aşşağı yukarı bi’ 13 yıl falan olsa gerek. Diyeceğim o ki, unuttum seni. Ciddiyim, aklıma hiç gelmeden geçirdiğim günlerde oluyor. Bil! Yani tıpkı senin gibi. Geçenlerde hani Fener şampiyon oldu ya, heh nede güldüm durduk yere. Artık dalga geçmek içinde aramıyorsun. Ne iş ? Bırak şu cimbomu gel baba takımına diye ısrarlarında kesildi. He bu arada nasılsın ? - Ben çok iyiyim. Farkettim de armut dibine düşmüş. Şimdiden ayyaş diyenler olmaya başladı, inan hayatımda ki her kızla yattım. Gurur duyabilirsin benimle! Tam bir erkek oğlun. Tabi seni 5 yaşımda gördüğümde benim ufaklığı görmeni istemenden bu yana oldukça uzun zaman geçti. ;) Anlarsın ya… Sen hâla içiyormuşsun, öyle duydum. Amacın ölmekse devam et doğru yoldasın yaşlı adam. Benim çok güzel ak ve karaciğerim var yani daha bir 40 yıl daha var önümde. Sen götü kurtarmaya bak derim. 19’u da bitirdik. Büyüdüğümü göremedin, ilk maçımı izlemedin, ilk aşkımı görmedin, hiç bir ilkimde orda yoktun. Bu nasıl bi’ duygu ? Canın yanıyorsa orospu çocuğuyum. Sikinde bile değil dime ? - Doğru, doğru…
    Ben olsam senin yerinde kıskanırdım beni. Bi’ düşünsene eksikliğini hissettirmeyen bir anne, 2 tane melekler gibi abla. Ama senin elinde hiç birşey yok. Ölümü bekliyorsun lan, içerek, gene. Sıkıcı olsa gerek. Doğruya doğru yerinde olmak istemezdim. - Babanem çekilmezdir biliyorum. Bak bi’ can alıcı noktadan daha giriyim sana; askerlik anılarımı hiç bilmiceksin, biliyorsun dime. Çünkü seni bir daha görmek isteyeceğimi sanmıyorum. Allah var yalana gerek yok, bazen sıçıyorsun ağzıma. Bazen sırf senin için zil zurna oluyorum. Bazen … Bu bazenler o kadar fazla ki kulaklarının sikilmesini sağlayan yegane neden oğlun! Endişe etme bil diye söylüyorum esrar kullanmadım, sadece alkolüm var. Sigarada içmedim, korkma. Kısaca ben 19 yılımı sensiz, senden bir habersiz olduuukça güzel geçirdim. Dolu dolu, zevk alarak, her dakikasından memnun olarak. Bizim hanım yaşlandı, çocuklaşıyor artık. 19 yaşındayım, çokta büyük değil he? Yük almak için çok mu erken ? - Evet öyle. Götün tutuşuyor mu diye soruyorsun ? - Korkudan her gece altıma sıçıyorum. Daha ne kadar böyle sorular var peki biliyor musun ? - Cevap verde ağzını yüzünü sikiyim. Biliyorum pek senli benli olamadım ama mizacım bu, küfürü seviyorum.
    4 yaşında ki olay yüzünden tek tutkumu verdin bana. Olay uzun biliyorsun anlatmaya gerek yok şimdi. 1 veya 2 yıla uzun yola çıkıcam, aşkımla olucam 6 ay. Belki uğrarım sana diyorum, misafir eder misin beni ? - Peki söz bi’ yetmişlik alıp gelicem. Dibini görmeyen anasının amını görür ama. - Anlaştık. Sana vurursam bana kızmazsın dime ? - Canım öyle pataklamak istiyor ki seni, uf! Bİr kere sağlam giydirmek isterdim sana. Ama o götün bende olmadığını biliyoruz, tamam neyse. Neyse moruk, bir yıl daha geçti belki bir yıl daha geçer. Seneye sanmıyorum böyle bi boka kalkışmam, kalkıpta bu kadar yazmam. Bil diye… hadi eyvallah. oğlun…

24 Mayıs 2011 Salı

Bazen bazı duyguları geniş yaşadığımda insan olduğumu hatırlayabiliyorum. Şu çocuğu eğer ki ben görmüş olsaydım herhangi bir yerde canıma sokarcasına sarılırdım.




    Geçenlerde çocukluğumla karşılaştım sokakta. Öyle çaresizdi ki benden yardım istedi. "Elimden bişey gelmez ben artık büyüdüm" dedim, peşimi bırakması için ittim onu. Düştü! Gözleri doldu, oysa ben çocukken ağlamazdım ki. " Kalk ayağa piç, toparla kendini ben eskiden ağlamazdım" dedim, "elimden bişey gelmez sen artık büyüdün" dedi bana dalga geçercesine. İnanır mısın cebinden sigara çıkardı yüzüme baka baka içip dumanını üfledi yukarı, biliyordu ben sigaradan nefret ederdim. Bilerek yapıyordu bunları, kızdırmak istiyordu beni. Biliyorum! - Sen beni yaşamadın, çocukken başkasının hayatındaydın. Seni ben yaşıyorum, şuan kimsin bilmiyorum ama ... - derken tokattım bir tane. Benimle böyle konuşamazdı - ben büyüktüm ondan. Ben o olamazdım, öyle yaşamamıştım çünkü! Yoksa yaşamışmıydım, yoksa çocukluğumu silip başka birisi haline mi gelmiştim ? Sonra ordan hızlıca uzaklaşıp eve gittim. Kravatımı çıkardım sıkıyordu boğazımı, gömleğimi çıkardım buram buram terletiyordu beni. Aynaya baktığımda "kimim ben!" sorusuna tutulmadan edemedim. Cidden kimdim ben ? O sokakta ki veledi cidden yaşamış mıydım ? Yoksa direk böyle mi doğmuştum.
...
    İnsanlar asıl kişiliklerini unutup yalanı yaşamakta bir harika. Çok güzel yalancı, hemde kendilerine karşı. Başkalarından emir alıp başkalarının istedikleri gibi yaşıyoruz, başkalaşmamış bir vücuttta başka ehlileştirilmiş ruhları taşıyoruz.
Yıllardır yalnızım, bunu istediğimden mi - başkaları böyle istediği için mi yapıyorum? - Siktir et, sadece yaşıyorum (-uz), hayat bu kadar kafaya takılmaya değer bişey değil sonunda ölüyorsun nasılsa.

17 Mayıs 2011 Salı

Annemin taş plakları vardı, biriktirirdi. Teker teker ilgilenirdi onlarla, silerdi falan. Eski oymalı bide gramafonu vardı, evde kimse yokken muhakkak açardı Zeki Müren'i beraberce söylerlerdi "Gitme sana muhtacım" diye... Dokundurtmazdı hiç birimize. Benim favorim Asu Maralman'dı onun genelde 45'likleri var, yani ses biraz daha saf diğerlerine nazaran. Birde "Sen kimseyi sevemezsin" var, dinlerken sürekli canım yanar. Bazen bende yalnız olurum evde, direk yanına ufak soframı kurmuşluğumda olur gramafonun hemen yanına. Öyle derinlere götürür ki beni, konuşmak haram olur. Gözyaşı dökmek caiz. Serbestsin o masada, dileğince... Sesinide kısamazsın meretin öylece bağırır umarsızca. Onun üstüne içerken eşliğinde bazen bukowski eşlik ediyor, okutuyor güzelce kendini. Bazen biraz daha yakınlardan can yücel hem güldürüyor hem özletiyor. Semiramis Pekkan'ı koysak mı diyorum gelince hayatımın kadınına, neden olmasın bir bardak da bana doldur ama diyor. Tam nakarat girince "bana yalan söylediler" diye ikimiz aynı ağızdan söylüyoruz, saat kaçmış, gece mi olmuş gündüz mü hiç umursamadan. Sonra böyle geceler azalıyor, sonra hiç olmuyor. O masa hiç kurulmuyor, yerini gazete kağıdına sarılmış soğuk bira, karşında deniz, kıçının altında kayalar. Sıkıcı, aynı tat yok. Daha önce aşık olmamışsın, isyanın sadece yukardakine. Haşa, boynumuz evelallah kıldan ince. İnceden küfürde edersin, sadece küfür etmek için edersin. Çok sevdiğin şarkının nakaratı takılır diline, o bile yardım etmez kendine gelmene. Oysa daha bana sevmeyi öğreticekti, daha ... daha burda olması lazımdı. Bu sefer o umursamadı.
"Eğer yeniden gelme şansım olsaydı hayata tüm hatalarımı yeniden yaşardım" diyen şairin dibe vurmuş umutsuzluğuyla karşı karşıyayım. Bir daha dönemeyecek olmak, bir daha başlayamayacak olmak, bir daha gelmeyecek olmak, bir dahası olmayacak olric. Bir dahası hiç olmayacak ...

13 Nisan 2011 Çarşamba

Başlığımız yok, bolca küfürümüz var.

...
    Gene akşam oluyor, sokaklar gene sustu. Sofralar kuruluyor, ışıklar yandı, kimi kadehini dolduruyor kimi çoktan doldurmuş. Çocukların el ve yüzleri yıkanmış, günün pisliğinden uzaklar artık. Ertesi günün planlarını yemek yerken yapıyorlar. Aileler mutlu, herkes toplanmış akşam ezanı okundu haliyle. Öğrenciler günün yorgunluğunu atıyorlar en nihayetinde. Büyük amcalar ofislerinde yalnız, halâ kara para işinde.
    Öyle ki kimisine hergün akşam, her gün gece. Kadehi hep dolu, elleri sürekli pis. Kurtulamıyor yılların pisliğinden, kıyafetleri bela kokuyor. İstediği kadar yıkasın kurtarılmayacak cinsten. Hayatları sıkıcı, zor… Ailesiyle en son 10 yaşında aynı masadaydı, arkadaşlarıyla en son 20 yaşında aynı ortamda. Yaşı şimdi hayli yerinde, sağlına nazaran. E alkol, tüketmiş vaktini vede yalnız haliyle. İşi gücü değil yerinde, yani kara para işinde.
    İki taraftaki melek kaybolup gitmiş, yerini ” birini pişmanlık diğerini ise ölüm ” almış. İkiside aynı kapıya çıkıyor ya, neyse… Sille falan görmemiş hayattan o kadar da ölmedik diyor. Gözleri yalan söylediğini apaçık belli etti. Farkına vardığında ise gözlerini kaçırır oldu… Kimse kahraman değil, kimse kusursuz değil ama kimi var ki yaşıyor, kalbi atan bir ölü. Defterini kapatıp yazdıklarını siliyor, doğru veya yanlış ne varsa. Ve küfür, bolca küfür…

8 Nisan 2011 Cuma

Eskiden olsa "Diss" derdik, iyisimi sen bunu okuma.

Genelde 11-12 yaşları arasında kabul görünen bir gerçek var ki tarz olarak "rap" adını almış, Hip-Hop kültürünün bir dalı. Severim de ve öyle ki o yaşlarda bende merak salmıştım her çocuk gibi. Güzeldi, eğlencelidir aslında. Gel görelim ki yaş itibariyle artık "benden geçti" kavramına başvurursun. Kimisi de vardır ki yaşam tarzı olarak belirler ve güzel isim yapar. O işte iyidir, bırakmak istemez. Popülerliği böyle sağlamıştır, yaşça büyük ama zeka seviyesi 11-12 yaşlarında ki kızları çevresinde görmekten hoşnut olur ister istemez. ( bi' dakka bir çay koyup geliyorum )... Sanırım bunu okuduktan sonra bazı arkadaşlarımın sert bir eleştiri yapmamasını bekliyemem. Adını hatırlıyamadığım bir müzik adamı şöyle söylemiş ;" Rap müzik sanat değildir, bilgisayar ortamında yapılan bir dizi ses topluluğudur. " ve katılıyorum... Eklemem gerekir ki bazı kimseler tarafından haketmediği ilgiyi tonlarca gören insan var. Bu ilginin %90'lık kısmını yeni ergenliğe girmiş kızlar oluşturuyor. Erkek cinsini anlatmaya gerek yok, ilgiye açtır nereden kimden geldiğini umursamaz ve kendini gökte zanneder. Bunun örneğinide çoğu yerde görebilirsiniz. İsim vermek haddime düşmez amma velakin benim "sübyancı tayfa" diye adlandırdığım bir kaç grup yok değil. Burda yazmama gerek yok direk kendisine söylediğim insanlar zaten çevremde, istemesemde.
Burda asıl anlatmam gereken şey bu değil, rap güzeldir, yapın, sevin. Tekrar söylüyorum bende prof. kayıt aldım, yayınladım, kendimi dinlettirmeye çalıştım. Kendimce başardım ama bıraktım ve bunu çok iyi yapan 3 5 dostum yokda değil. Kendisi dediğim gibi 11-12 yaşlarında başlamış ama tam anlamıyla yaşamıştır. O yaşın verdiği Amerikan vari Gangsterlik maceraları mı diyim, bir çok kuytu mecralarda aklınıza gelebilecek çoğu zararlı maddelerle ilişkisini mi diyim... Kafanıza ne eserse ama bu işi devam ettirip doğru yolda doğru insanlarla etkileşimi halâ mevcut. Uzun lafın kısası bu işi hakkıyla yapan adamı baş tacı etmek boynumuzun borcu. Gel görelim ki şöyle bir Kadiköy turu yapsak, ne demek istediğimi hakkıyla anlıyabilceğinizi umuyorum. Daha 15 yaşında kendini tanıyabilicek kıvama bile gelmemiş kızları o çıkmaz sokaklarda sanırım 21-22 yaşlarında ki adamlarla görebilirsiniz. İşte bu sübyancılıktır, bu şerefsizliktir. Okuldan kaçıp saat 12'den akşam 8'e kadar o bok sinemanın önünde kıçı üstünde saatlerce boş vakit geçiren ergen ailesine günbe gün küfür eden ve sanırım 18 yaşlarında yapmadığı bir bok kalmayan tabiri caizse sokak mallarından birine dönüşücektir. Bunları gördüm, sanırım 16 yaşlarındaydım ve o kızlara yavşayan 20 yaş üstü ( buraya istediğiniz küfürü koyabilirsiniz ) o kızlara sakso çektirirken rastladım. Bunda bir yanlış yok, şuan bana sorsan "oral seks sanattır" derim ama gidip 15 yaşında bir kızın ağzına sikimi sokmam. Konu sürekli sapıyor, istediğim yere getiremiyorum. İşin en kötü yanı bu insancıklar büyüdüğünde de pek farklı reaksiyon göstermiyor, kendimden biliyorum. Odamdan yatağımdan biliyorum.
Kısaca, eskiden olsa evet buna diss derdik, iyisimi sen bunu okuma.

5 Nisan 2011 Salı

Bırakalım efsane olarak kalsın.


    O’na aşık değildim. İstiyordum, doğru. Belki bir kaç saat sevişmek, rutin şeylerden kaçmaktı amacım. Aşık olmak için en baştan başlamam gerekirdi, yazmayı öğrenmek gibi. Aşkı bilmek gerekirdi, çözmek, benimsemek gerekirdi. Aşktan nefret eden bir adamın aşk hakkında bu kadar şey yazmaya çalışması sanırım pek alışagelmiş bi’ durum olmasa gerek. Pek bi’ bilgim yok, tutarlı şeyler değil yazdıklarım ama bana aşk dersen sana “yasak elma” derim. Birbirini tanımayan iki vücudun sorgusuz sualsiz sevişmesi derim.  O yüzden aşktan kastım en fazla bu olabilir. Hergece bilinmeyen vücutlarda nefes almak ilk en büyük dalgayı yakalayan denizcilerle aynı heyecana eş değerdir. Ertesi gece farklı olmasa da kendini Neil Armstrong gibi hissetmen kaçınılmaz oluyor. Peş para etmeyen insan hayatında birilerine fazla değer vererek üzülmek saçmalıktan başka bişey değil. Lakin bunu anlamaya çalışmak yerine aynı hatayı tekrar tekrar yaparak kendinizi mahvetmek daha kolayınza geliyor. İnsan oğlu mazoşist, diyebilceğim tek şey bu. Eğlenme anlayışımız kayboldu, konuşmalarımız değişti, istekler arzular …
    Kadınları sevmek şahane bişey, onlar tarafından sevilmek … Anlatılabilicek bi’ duygu değil. Sanırım iddialı bir cümle olucak, bir çok kadın girdi hayatıma neredeyse hepsiyle seviştim. Hepsi benim gibiydi, kimisi adımı bile öğrenmedi ve hepsi hayatımda yer etti. Ve şöyle ki ;

Seviyorsan geceyi sabahı bekleme,
Seviyorsan denizi karaya göz dikme,
Seviyorsan içmeyi o zaman düşünme,
Söylenecek tek şey aşktan mutluluk bekleme.

Aşkı Celaleddin Rumi yaşadı, aşkı Hayyam şarabıyla paylaştı, Mecnun Leyla’yı kaçırdı ama hiç biri aşktan medet ummadı. Bunlar kulaktan düşme, belki de efsane ama benim kulağıma çalınan şeyler. Ki tam anlamıyla aşk bence efsane. Kitaplarda yaşanmış güzel bir oyun, gerçek olmayacak kadar. Ne yazık ki hiç bir efsane gerçeklik payı taşımıyor, aşk gibi. Bırakalım 30 yıl sonrasında çocuklara anlatılan hikaye olarak kalsın.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Yeniden Gidişin Üzerine.

Onbir yıl. Onikinci yılın arifesindeyiz. Dün gece yaad ettim, hatırlıyabildiklerimle. İçin rahat olsun. Sonra uyumuşum, uyandım ardından. Ayılmak için yüzümü yıkamaya gittiğimde ağladım. İnanır mısın !? - Hiçbir tepki vermedi yüzüm, dolan bardak gibi taşmaya başladı gözpınarları.. Öyle kin doluyum sana artık sen hesap et. Aslında çoğu sabah böyle ya, neyse. Aklında bulunsun ben mutlu değilim, o günden sonra da olamadım. Bombok, sahip olamadığım ve göremeyeceğim hayallerle büyüdüm. 18 yaş ve 12. yılın arifesinde. Bi’ resmin vardı cüzdanımda, bi’ de eskimiş bi’ not defterin. Cüzdanım çalındı resmin gitti, şu not defterini de yıllarca yakmayı planladım ama olmadı.
Çoğu zaman “affet” diyorlar, sana sorucam. Sen olsaydın affeder miydin ? - Hiç sanmıyorum be yaşlı adam. Ve bil diye söylüyorum doğum gününü bile hatırlamıyorum. Neye benzediğini unuttum, ki aynaya bakman yeterli olur diyordu valide. O yüzden o lanet aynaya bile bakmıyorum! Kimi zaman rakımı koyup masama kadehi kaldırıyorum senin için, selam gönderiyorum. Senin için de bi’ duble içiyorum. Güzel oluyor, ağlıyorum ama inan ağladığımda rahatlıyorum.
İşte böyle, giden geleni özletiyor. Da amına koyim gelen sen olmadın be! Neye benzediğimi hatırlıyor musun ? - Heh, aynaya bakabilicek o götün sende olmadığınıda biliyorum. Ben unuttum, sende unut. 12. yılın arifesinde.

Benim adım “ Ayyaş “

Ben bir alkoliğim, sokaklarda yaşıyorum. Çocuklar ve süslü hanımların korkulu rüyası. Pisim, şarapçıyım veya sen nasıl tarif edersen ? Zamanı hiç sevemedim, neden diyecek olursan o gittikçe ben kaybettim. Bence yavaş yavaştı, o’na göre ise hızlıca. Paramı, evimi, işimi, eşimi. Kazanmayı en iyi bilenlerdenim, kaybetmeyide. Bakma şimdi böyle olduğuma, saçım sakalım birbirine karışmış, zamanında yakışıklıydım. Gözlerim masmavi bakardı, saçlarımda güneş açardı. Dert tasa yoktu tabi, yüzümde kırışmamıştı. Bu içtiğim şarabı evime bile almazdım, cüzdanım sağlamdı. Ağırdı vesselam. Velhasıl şimdi böyleyiz.
           
            - Hatırlıyamıyorum ; birşeyler oldu. Karım beni terk etti, çocuklarım baba dememeye başladı. İş arkadaşlarım ayyaş der oldu. Haklılardı, ne bir koca olabilirdim ne baba o durumda nede arkadaş. İsmimin unutulmasını doğal karşıladım o yüzden. Sonra bu duruma düştüm işte, çöp karıştıran, dilenen elinde sadece kuru bir gurur kalmış bunak. O benim. Sonra duydum ki karım evlenmiş, haberim olmadan beni boşamış. En yakın arkadaşımla evlenmiş. Adı … adını unuttum. Önemi yoktu zaten, sürekli konuşurdu. Çocuklarımı göremedim o günden sonra, ne yapıyorlar ne ediyorlar bilmiyorum. Bunlarda benim çocuklarım, bana eşlik eden kediler. Arada birlikte uyuruz, yemek paylaşırız.
            - Hava soğumaya başladı genç sen artık evine git. “ Gerek yok muhabbet iyi böyle devam et sen. … Sonra, sonrası yok be evlat, bak gördüğün gibiyim. Senin adın neydi evlat ? – Çağlar. – Senin adın ne usta ? – Ayyaş. Gerçek adımı hatırlamıyorum bile. Bi’ beş liran var mı evlat ? …

Bir kadın tanıdım ...

            Ölüm gibi narindi, onun kadar gerçek ve kesin. Gözlerine bakamıyordum ışığından, ellerini tutamazdım kırılıcak diye. Öpemezdim o’nu korkardım dudakları solar diye. Seninleyken sana hasret kalırdım. Aşk nedir bilemiyordum, öğreten olmadı. Ufak tefek efsaneler duyardım kulaktan düşme, kitaplarda yaşıyor sanırdım öyle kadınlar, öyle sevişmeler, öyle tutkulu günler. Ki o’na diyorlarmış aşk, bilemezdim. Unutulmayacak geceler geçirdim, tenime işledi her bir yanı. Kokusu öyle sardı ki beni, yatıya kalırdım usanmadan vücudunda. Aklımı alıp götürmesi anlık bişeydi. Kimbilir kimler şarkı yazdı güzelliğine, kimbilir ne besteler döküldü. O yüzdendir bu düşüklüğüm, seni taşıyamayan ruhum. Anneme ördürdüğüm bir kazak vardı, senin için. Giyer miydin, bilmiyorum. Verecek anı hiç yakalıyamadım. Öyle tanıdın ki beni, öyle iyi biliyorsun ki aklımı, düşüncelerimi korkarak atıyordum her adımımı. Annem gibiydin velhasıl, yalan söylesem anlardın gözlerimi kaçırmamdan, belki de o yüzden sana aşık oldum. Annemi buldum sende, o yaşanmamışlığı tanımadığım farklı bir kadında farklı duygularla… Evet, biliyorum sonsuz değil hiçbirşey.
            E ama sen derdin ya hani “ her gecemizi son geceymiş gibi yaşıyalım “ diye, ben elveda bile edemedim ki sana. Senin için üşenmeden tıraş oluyordum her sabah. Masayı ben kuruyordum, çayıda bana demlettiriyordun. Sen harika bir kahvaltı hazırlarken bana ben işte o tıraşı olup mutfakta yanına sokuluyordum ıslak ıslak. Sofrada gazete okumak en büyük zevkimdi, istemiyordun! Bende istemedim. Akşamları maçlara yetişmek için çabucak gelirdim eve, beni istiyordun oda da, bende istedim! Gidişim kötü oldu, biliyorum. Elimde değildi. 27 Temmuz ben öldüm. Aynı gün 4 yıl önce annem öldü. Çocuğumuz yoktu, o’na kalan koskocoman bir ev, mutlu olsun diye yazdığım ufak notlar birde yüzüğüm kaldı.
            Sol şeritten freni patlak bi’ kamyonun altında kaldım, öldüm. 1 kere değil birde onun için öldüm. Acım ölümden değil, o kadını ; ölüm gibi narin olan kadını, gözlerine bakadığım kadını, öpemediğim kadını yalnız bırakmaktı, acım. Şimdi herşey bitti, mutlu bir son olmadı. Geriye gözyaşı falan kaldı. Boş bir hayat kaldı.

Yabancı

            Soğuktan kuruyup çatlayan dudaklarını ıslattı diliyle. Sol arka cebindeki sigara paketini çıkartıp yarı ıslak yarı kuru dudaklarının arasına sıkıştırdı zehri. Çakmağı olmadığından “ateş” diye söylendi yanında ki yabancıya.Adam tereddütsüz cebinde ki çakmağı çıkartıp ateşledi - kadını.Göz bebeklerinde gördü! Koskocoman ahşap bir evin hoyratça yanışını. Öyle sanmıştı, oysa ki boş bir gülümsemeydi kadının yüz ifadesi. Hani yabancıya verilen gülümsemelerden. Yolculuk boyunca hiç konuşmadı kadın. Makyajı akmıştı, gözleri kan dolu bir şarap bardağını anımsatıyordu. Geceden ağlamaklı kalmasına nazaran. Vapurda yaptığı yolcukluktan teni kızarmaya başlamıştı. Başka bir yabancıyla geçen gecenin başkalaşmış teni. Aralıksız izliyor kadını; bişeyler söylemesi gerekiyordu. Çünkü konuşmak istenelicek kadar hoş, önünde ki geceyi onunla bitirmek isteyecek kadar boş biri diye düşündü. Ve söyledi ; Ben Musa. Kadın : Adını hatırlıyacak kadar çok zaman geçirmicez, bende yabancı! – Afallamamak elde değildi, yolculuk boyunca kurduğu bütün kurgular birden saçma gelmişti. Olması, olası olmayan bir kaç kurguydu sadece. Yabancı hakkında kurulan kurgulardan. Bozulan adam çevirdi kafasını, umrunda değilmiş gibi davrandı ama nafile. Kadını köpek gibi takip eder oldu, yolculuk sırasında ve sonrasında.
            Bir yabancının bir yabancıya, o’nu tanımadan hakkında hiç birşey bilmeden aşık olması gereğinden fazla saçma geliyordu adama. Aşk boş bir bilmece, akrep Nalân’ın kiloları kadar büyük bir yük olduğu gerçeğine fazla kaptırmıştı kendini. Kendince nedenleri vardı muhakkak, muhakkak böyle düşünmesine neden olan bir geçmişi olmuştu. Velhasıl, isteğini elde etti. Önünde ki geceyi o yabancıyla geçirdi. Hiç konuşmadan, sadece sevişerek… İkiside bazı şeylerden intikam alırcasına becerdiler birbirlerini. Sabah oldu ve olması gerektiği gibi adam pılını pırtını toplayarak uzadı gitti. Bildiği tek bir gerçek varsa aklını yanında götüremediğiydi. Sonra kalbinin atmadığını düşünmeye başladı ve sonunda bir yabancıya aşık olduğunu kendine itiraf etti. Uzun bir süre düşündü, bunda bir yanlış yoktu. Olabilirdi tabi, olmaması için çok neden vardı ama olmuştu. O bir yabancıydı. Adam için yaratılmamıştı, oysa ki bütün erkekler o kadın için yaratılmıştı. Evet, bu bir adamın kaldırım sanatçısına aşık olmasının hikayesi. Ne kadar alışa gelmiş bir öykü olmasada bi’ gerçek. Kendini toparlamak istedi, hergün yaptığı şeyleri aksatmadan düzenli olarak devam ettirdi. Amacı belliydi, unutabilmek. Rüyalar, geceden kalma anılar, o şehvetli dakikalarda hakim olmadığın dilin, söylediklerin… Bunların hepsi, bütün o geceye dair yaşanmışlık o amaca ters orantıdaydı. İmkanı yoktu unutabilmesinin. Ve herşeyi oluruna bıraktı o gece, terasında içerek.
            Aradan çok uzun zaman geçer, o yaşanmışlığın külleri yok olur ama kaderin güzel cilvesi yapar işini. Yolda el ele tutuşmuş bi’ çift, karşıdan o’na doğru yürür. Aklından çok zor çıkarttığı o gözler tekrar karşısına devrilir. Bu sefer adamın gözlerinde yanan koskoca bir bina, hoyratça! Gözleri bu sefer deniz gibiydi, güzel geçen gecelere nazaran. Makyajı akmamış, elinde sigara değil büyük ihtimalle adamın hediye ettiği çiçek demedi ile. Teninde ise tanınmışlık vardı, bildiği ellerle korunan.Bu sefer tam tersiydi ; konuşmaktan çekinilicek kadar hoş ve bir ömür geçirilicek kadar kusursuz gözüküyordu. Gülüyor ve adamın yanından geçerek tekrar yabancılaşıyor. Yaşanmamışlığa inat, o günden beri hergece içip lanet gururuna tonlarca küfür ediyor. Ve terasında yaşlanarak ölüyor. Bu bir adamın kaldırım sanatçısına aşık olmasının hikayesi. Ne kadar alışagelmiş olmasada…

Mizacımız Mizah.

            Şüphesiz ki çok zaman önceydi. Amerikalı pop starların saçlarına jole sürmekten çekinmediği, amele yanığı ile gezmenin komik olmadığı benim ise halâ beyaz don giydiğim günlerdi. Bundan dolayı güldüğümüz çoğu şey farklıydı. Hatta ve hatta Justin Timberlake’nin daha yeni ergenliğe girdiği, sürekli olarak parlement mavisi badylerle gezdiği zamanlardı. RTÜK o kadar da çok şeye karışmazdı, şimdikine nazaran. Daha çok eli göbeğinde bahçesinde bira içen yaşlı bir adama benzetmek mümkündü. Lakin şuan penise benzetmek çok daha uygun olabilir. Neden mi ? – Eğer görüntülenen olay ufaklığa etki ediyorsa “ YASAK “ eğer indiriyorsa “ Doğal “ kavramanı uygun görmek çok daha yerinde. Aksi taktirde ‘70’lerin Rock starları televizyonlarda görüntülenemez hatta haberdar bile olamazdık. Bunun ise nedeni ‘70’lerin fazla seksüel içerikli şarkıları, giyim tarzı ve hareketleridir. Şunuda eklemek gerekir ki o dönemde iş yapmış bütün starların muhakkak “satisfaction“ adlı bir parçası bulunmaktadır.İlginç. Gösteriş tutkunu bir çok sonradan görme siyasetçi ki ben genelde “ Protokol Malı “ demeyi tercih ediyorum ; servetlerini ikiye katlerken işçi sınıfı yani “ biz “ ekmek bulamazken pastaya talim ediliyorduk. Sanayinin durumu hiçde iç açıcı değildi. Sürekli olarak özelleştirme politikası uygulanıyordu ve bir çok düşünür düşünceleri yüzünden hapse tıkılıyordu. Güzel vatanım, taşı toprağı altın olmaktan çıkmış haksızlık ve soysuzluk ile pisliğe bulanmıştı. Gel görelim ki Süleyman Demirel bunları çokta sikine takmıyordu. Güzel bir anısı vardır, fuhuşların hatsafhada olduğu o dönem (e-5 karayolu hatunlarının tavan yaparak zengin olduğu dönem) Demirel’e gelen “ Ne yapmalıyız !? “ sorusu çokta beklenmedik bir cevapla etek altı yapıldı. “ Genel evleri kapatalım da millet bizi mi siksin ? “ Güzel abicim, milletin sikini eşşeğin götüne, kendi sikini de millete sokmaya meyillenmiş o kadar insan vardı ki ve halâ var ki… (bknz: Recep Tayyyyip!) senin cevabına dokunmak bile boşa kürek. Biraz ileri sarıcak olursak mizacımız tamemen değiştirilmiş ve iş kölesi bir toplum halini almaya başlamıştık.
            Ergen sınıfı bir çok konuda yenilikler göstermeye devam ediyordu tabi ki. Tübidak’ın muhteşem beyinleri, Einstein çakması budala bilim insanı yavaş yavaş çöküp, göç ediyordu. Benim açımdan hiçte önemli değildi. Porno sitelerine inen yasak tecavüzleri arttırmış dns’leri değiştirmek bile artık cazip gelemez olmuştu. Yeni fanteziler geldi, geldi ve tamamen değişti. (bknz : ayakçılar, fetişçiler vs.) Benim zamanımda kat merdiveninden inen dar pantolonlu hatunun kalçasında hayat vardı, şimdi ise o amda bile bit pire arar olduk. Yazık. Gözümüzde sürekli bir ikinci Amerikan vari toplum beklentisi vardı tabi ki. Ne yazık ki bu hiç gerçekleşmicekti ve tamamen hayaldi. Kış gelmeden bahar olmaz, ölüm olmadan yaşam olmaz demişler. Bize düşen gene yutmak, gene sindirmek geceye kabız bir şekilde yatağa girmek düşüyordu.
            Arada aynaya bakarken kendime söylediğim bir cümle var. “ Başkasının umudu benim ümidim olmasın. Benim olanda başkasının umudu olmasın. “ Azda olsa tokat etkisi yaratıyor suratta, kendime getirir beni bazen. İçine baktığın zaman cümlenin sana küfür eder gibi bi’ etki bıraktığını görüceksin. Dönem değişiyor, hele ki yazılanlar hiçbir zaman birbirini tutmuyor. Burada aklınıza başlıktan kaygılanarak komik bir yazı beklediyseniz affola, pek yerinde bi’ tespit olmamış sizin için. Velhasıl genelde sonuç bölümlerinden nefret ederim, pek uygun bitirilen bi’ yazı da okuyamadım. Sürekli sonlar hep yemek tarifi gibi bitiriliyor. Bende o yüzden bir yere bağlamadan kesiyorum burda. Sürçü lisan siklemem selametle. En içten dileklerimle…
P.s : Burda anlatılanların yaklaşık  yüzde onu gerçeğe dayatılmıştır. Şahsi düşüncelerimdir. Ve önemli bir konusu olmadığı gibi, bir belgeye odaklanarak yazılmamıştır.

Yasak Elma.

          Yasak olan herşeyi seçtim, tanıdım, benimsedim. Sen yasaktın inadına sevdim, babam bana yasakmış inadına gitti. Bana “ duyguların yoksa sende yok olursun “ dediler bense inadına yok oldum. Basit değil aslında hiç birşey. Acıların uçağın gökyüzünde bıraktığı iz kadar kolay yok olmuyor yada sinek ısırığı gibi değil. Küçükken hep ne olacağını merak edersin. Büyük adam olup zengin olmak istiyordum. Kimseyi umursamayan biri olarak tanındı benliğim. “ Çağlar işte, böyle o… “ diye geçiştirilmişim. Milyonlarca insan girip çıkıyor hayatına, istediğin hepsiyle sevişip ertesi gün yabancılaşabiliryorsun. Tanrıdan bize verilen güzel bir hediye olsa gerek. Sonra hiç beklemediğin anda biri çıkıp ihtiyacın oluyor, hipermarket malı gibi kodlanıyorsun. YASAK! İşte o yasaklarda seçeneklerin çok kısıtlı. Buna da hayat desek … Bilemem, rüyalarında bile özgür olmayıp bilinç altında kimseyi sikmemiş biri karşıma çıkıp YASAK ELMA’sın derse utanmadan “ siktir git “ diyebilirim. Yada daha farklı küfür edebilirim. Farketmez aslında, gece yatarken çıplak bir kadının tenine dokunmak ne kadar cezbedici oluyorsa, inanabilirim ; yasak elma da o kadar cazip gelmiştir ademoğluna. Bi’ dakka elmayı yiyen diğeriydi. Part II gene farketmez aslında, gerçekten günahlarımız için mi yanıcaz diğer tarafta? Yoksa insan olduğumuz için mi!? Görünen o ki herkesin herkese verebilicek tonlarca cevapları var ama sik kadar verebilceğimiz sevgi yok. Şikayetçi değilim, sevgiye inanlardan da değilim, sevgiyi tanıyanlardan da. Ama daha farklı olabilir miydi … ? – Demeden edemiyor insan. Size kucak dolusu dünya barışı getirdim. Götünüze soktukça beni hatırlayın diye.
            Edit: Şeytan’ın gelecek vaad eden günlüğünden (ç)alıntıdır. Tekrarlıyorum sürç-i lisan siklemem.
          Yasak olan herşeyi seçtim, tanıdım, benimsedim. Sen yasaktın inadına sevdim, babam bana yasakmış inadına gitti. Bana “ duyguların yoksa sende yok olursun “ dediler bense inadına yok oldum. Basit değil aslında hiç birşey. Acıların uçağın gökyüzünde bıraktığı iz kadar kolay yok olmuyor yada sinek ısırığı gibi değil. Küçükken hep ne olacağını merak edersin. Büyük adam olup zengin olmak istiyordum. Kimseyi umursamayan biri olarak tanındı benliğim. “ Çağlar işte, böyle o… “ diye geçiştirilmişim. Milyonlarca insan girip çıkıyor hayatına, istediğin hepsiyle sevişip ertesi gün yabancılaşabiliryorsun. Tanrıdan bize verilen güzel bir hediye olsa gerek. Sonra hiç beklemediğin anda biri çıkıp ihtiyacın oluyor, hipermarket malı gibi kodlanıyorsun. YASAK! İşte o yasaklarda seçeneklerin çok kısıtlı. Buna da hayat desek … Bilemem, rüyalarında bile özgür olmayıp bilinç altında kimseyi sikmemiş biri karşıma çıkıp YASAK ELMA’sın derse utanmadan “ siktir git “ diyebilirim. Yada daha farklı küfür edebilirim. Farketmez aslında, gece yatarken çıplak bir kadının tenine dokunmak ne kadar cezbedici oluyorsa, inanabilirim ; yasak elma da o kadar cazip gelmiştir ademoğluna. Bi’ dakka elmayı yiyen diğeriydi. Part II gene farketmez aslında, gerçekten günahlarımız için mi yanıcaz diğer tarafta? Yoksa insan olduğumuz için mi!? Görünen o ki herkesin herkese verebilicek tonlarca cevapları var ama sik kadar verebilceğimiz sevgi yok. Şikayetçi değilim, sevgiye inanlardan da değilim, sevgiyi tanıyanlardan da. Ama daha farklı olabilir miydi … ? – Demeden edemiyor insan. Size kucak dolusu dünya barışı getirdim. Götünüze soktukça beni hatırlayın diye.
            Edit: Şeytan’ın gelecek vaad eden günlüğünden (ç)alıntıdır. Tekrarlıyorum sürç-i lisan siklemem.

Lalelide bir azize

Şuan birini öldüresiye dövüyor olabilirdim yada hayatta yapmam dediğim şeylere başvurabilirdim. Ne yazık ki yapamadım, ne yazık ki. Hayat güzel değil. İnsanlara sorarsan bunun aksini duyarsın muhakkak. Ustaca yalan söyleyerek. Herkesin gizli duyguları oluyor, bam teline dokunan bir kaşar her zaman çıkıyor. Seni sabaha kadar içmeye zorlayacak bir kaşar. Yada seni yüz üstü bırakıp hayatını siken insanlar kendi ailenden bile olabiliyor. O yüzden kimse karşıma geçip de hayat güzel demesin. Hayatına milyonlarca amcık girse de senin işin onlara girip onu mutlu etmek oluyor. Sana kalan koskocaman bir yarak. Tamam, peki bu da kimsenin sikinde değil. Millet amına koyulmaya alışık sonuçta. Paraya gelelim o zaman, çok var o kadar çok var ki artık ondan sıkılıp götümü siktirmeye başladım. Hayır,  ben değilim göt! Benim param bile yok. Heh, ya parası olmayanlar? Siktiğimin ülkesinde o kadar çok ki. Fazlası da aile bozar, azı da. Seni günah işlemeye zorlatır, e sonra yanacaksın derler. Sabır ya sabır demeni isterler, onu diyenler utanmadan götünü siker. O yüzden kimse karşıma çıkıpda hayat güzel demesin. SİKERİM! Orospuluk yapanı taşlarsın, yüzsüz gibi gider birde siker önüne para atarsın. Gece yatmadan önce de kızının kötü yola düşmemesi için Allah’a yalvarırsın. Ben ne anladım bu sikişten !?  Yükselen herkesin götünü yalamak boynumuzun borcu, adam mahvolunca önüne bir tas çorba koymazsın. Sikerim, kimse demesin. Konu bu değil… Aslında konu yok, sadece çok güzel yalan söyleyen insanlarla tanışmak var.
O kadar ilginç ki hayat, yazmaya kalktığında arkaya düşen fon müziği ne olursa o’na göre şekilleniyor.  Küçükken bu duyguların hiç biri bu kadar güçlü değildi. Sanırım o yüzden her gün büyüdüğüme lanet ediyorum, küfrediyorum. Küçükken ağzım bu kadar bozuk da değildi. Küçükken herşey cidden güzeldi. Top oynamak güzeldi, resim çizmek güzeldi, şarkı söylemek de güzeldi, okula gitmekte güzeldi. Büyüdün, top oynarken kavga edersin, işin resim değilse resim çizmezsin, sesin kötüyse şarkı söylemezsin, okulun önünden bile geçmek istemezsin. Küçükken önlük giyerdin eve gelince çıkarmak bile zor gelirdi. Büyüdün şimdi giyinmek zor gelir oldu. Sakin olamıyor insan, yada kısırlaştırayım sakin olamıyorum, o kadar çok şey var ki kafamın içinde her pürüzü öldürmek istiyorum. Sürekli sarhoş gezmek cazip geliyor, sonunu kestirmek bulmaca çözmek gibi. Peki ya ayıldığında, ya uyandığında, ya terkedildiğinde, hayat güzel mi?
Hava kararınca eğer ki her akşam içiyorsa birisi, her akşam ziyaret ediyorsa denizi, karşısına geçip çok güzel küfrediyorsa sıkılmadan… Bir sik olmaz aslında, keyfinden yapıyordur. Bahanesi çoktur pezevengin o kadar. Ama hayallerinden vazgeçmiştir, istemeden. Çok şey kaybetmiştir, istemeden. Sürekli yazıyordur eminim, istemeden. Etrafına baktığında göremiyordur kimseyi, her beden boş geliyordur, istemeden. Başkalaştığı zaman farklı bir bedende arıyordur tenini, eski tazeliğini bulmak için, istemeden. İstemeden de olsa, sevmiştir eskiden. Kaybetmiştir, istemeden. Kazara gelmiş büyüyor, istemeden. Bazen suyun altına girip nefes tutuyordur, ölmenin cazip geldiği dakikalardır o an. O an herşey yavaşlar inceden. Kalp atışın, düşüncelerin, hareketlerin, her şeyin. Böyle slowmotion yaşamak hoş gelir insana. Uzay da yürümek gibi, işte o an hiçbir şey önemli olmuyor. Ne kadar güzel kızlarla yatman, ne kadar ünlü olman, ne kadar yakışıklı olman.
Hadi şimdi ölelim o zaman. Ölmenin cazip geldiği anlardan bir tanesini yaşıyorum. Ne geriyi düşünmek zorundayım şuan, nede geleceği. Çünkü kendimde değilim, suç işliyor olamam. Sarhoş olmayı bu yüzden seviyorum. Seni taşımak zorunda olan insanlar oluyor yanında, senin başına bir şey gelmemesi için uğraşıyorlar. Senin yaptığın sadece kusmak ve sağa sola düşmek oluyor. O anla ölmenin arasında fark yok diye düşünüyorum. O da anlık zevklerden biri olsa gerek. Sarhoş olmasan da ölmek için uğraşan bir insan kendisinde olamaz. Ama çok kötü, o işi yapabilecek götün bende olmadığını sende biliyorsun bende. Kandırdım sizi, ha ha. Kötü şaka işte, hayat ve yaşam. Doğuştan bir sıfır malubiyetle başlayanlar. Bunu okuyan insanında aklının yerinde olmadığını düşünmem yerinde olur, ben olsam yarısından sonra kapatırdım. Ki hele şu arkada çalan keman sikti bıraktı beni. Beynimin içinde çalıyor göt sanki. BÜTÜN HAYALLERİMDEN VAZGEÇTİM OROSPU ÇOCUĞU MUTLUMUSUN ? !! bitti.

Di-li Geçmiş Zamanı…

Di-li Geçmiş Zamanı…
Eğer ki bir kitap yazsaydım adını “ Sen “ koyabilirdim. Ya da en sevdiğim kitabımın ismini “sen” ile değiştirebilirdim. Belki de tanısa seni diğer yazarlar kitaplarına “ Sen “ diyebilirlerdi. Hani şu başucundan hiç eksik olmayan kitaplar var ya onun gibi bir şey olurdun benim için. Her gece muhakkak bir sayfa okur sonra yatardım. Görüyorsun senin yüzünden hayatım di-li geçmişe bulandı. Seni yaşamak olması gerekenden biraz daha zordu. Seni sevmek zordu mesela, her şeyi açıkça yazılmış bir kitaptın oysaki, her şey olağanca ortadaydı. Ya ben okumak için çok geç kaldım ya da okunacak kadar zor bir dille yazılmıştın. Benim için. İlginçtir ki bağlandığım çoğu kitabı tamamı ile bitirmem. Vakti gelince tekrar başa dönüp yeniden okurum, sonunu getirmek acıtır canımı. Sende böyleydin ya…  Sonunu getiremedim sende, başa da dönemedim seninle. E anlayacağın iki arada bir derede. Ne Celaleddin Rumi yazmıştır anlatabilecek o büyük aşkı, ne Hayyam dökmüştür şarabına o kini ne de ben anlatabilmişimdir o hissi. Ne kitaplar dökülmüştür o üç kelimeye, ne destanlar yazılmıştır belki doğru belki abartı ile. “ Bilirsin beni, olmadı işe yapamadık. Ben zoru oynadım, sonunda o pes etti. “ … Gibi cümleleri çok kıskanmışımdır senin yüzünden. Kısa mı sürdü ? Hayır, yeterince vadeliydi ama içimizde yaklaşık 3 4 şehir uzaklık vardı.
Bu dünyaya kendi isteğimle gelmedim ben; Şaşkınlıktan başka şeyim artmadı yaşarken. Kendi isteğimle de gidiyor değilim şimdi, Niye geldik kaldık, niye gidiyoruz bilmeden.
                En güzeli bu işte. Öyle bağdaştırdım ki bu dörtlükle kendimi istediğim her yere çekebiliyorum. Durduk yere girdin hayatıma, sağlık olsun. Durduk yere çıktın hayatımdan, sağlık olsun. E şimdi acı çektiriyorsun, gene de sağlık olsun. Olan olmuş, unutalım diyorsun. Peki bu oldu mu? Beni ben yapanı hiç merak ettin mi? Peki bu soruyu kendine sorup da cevabı verebildin mi ? Kirliyim ben, bedenim, duygularım, nice gözyaşlarım, hatıralarım. Dört duvarım, yatağım, yastığım. Düşüncelerim, yapacaklarım. Kirliyiz biz, İstanbul’un büyük cenabet oğlanları. Hatalıyız biz… Ya sen güzel, saf, temiz kız. Ya sen? Değil misin? Tertemiz misin? Kusursuz, dokunulmamış gonca gül çiçek misin? Öldürme beni, ben seni her yazdıkça ölüyorum zaten, şimdi de öldüğüm gibi. 

Eğer ki bir kitap yazsaydım adını “ Sen “ koyabilirdim. Ya da en sevdiğim kitabımın ismini “sen” ile değiştirebilirdim. Belki de tanısa seni diğer yazarlar kitaplarına “ Sen “ diyebilirlerdi. Hani şu başucundan hiç eksik olmayan kitaplar var ya onun gibi bir şey olurdun benim için. Her gece muhakkak bir sayfa okur sonra yatardım. Görüyorsun senin yüzünden hayatım di-li geçmişe bulandı. Seni yaşamak olması gerekenden biraz daha zordu. Seni sevmek zordu mesela, her şeyi açıkça yazılmış bir kitaptın oysaki, her şey olağanca ortadaydı. Ya ben okumak için çok geç kaldım ya da okunacak kadar zor bir dille yazılmıştın. Benim için. İlginçtir ki bağlandığım çoğu kitabı tamamı ile bitirmem. Vakti gelince tekrar başa dönüp yeniden okurum, sonunu getirmek acıtır canımı. Sende böyleydin ya…  Sonunu getiremedim sende, başa da dönemedim seninle. E anlayacağın iki arada bir derede. Ne Celaleddin Rumi yazmıştır anlatabilecek o büyük aşkı, ne Hayyam dökmüştür şarabına o kini ne de ben anlatabilmişimdir o hissi. Ne kitaplar dökülmüştür o üç kelimeye, ne destanlar yazılmıştır belki doğru belki abartı ile. “ Bilirsin beni, olmadı işe yapamadık. Ben zoru oynadım, sonunda o pes etti. “ … Gibi cümleleri çok kıskanmışımdır senin yüzünden. Kısa mı sürdü ? Hayır, yeterince vadeliydi ama içimizde yaklaşık 3 4 şehir uzaklık vardı.
Bu dünyaya kendi isteğimle gelmedim ben;
Şaşkınlıktan başka şeyim artmadı yaşarken.
Kendi isteğimle de gidiyor değilim şimdi,
Niye geldik kaldık, niye gidiyoruz bilmeden.
                En güzeli bu işte. Öyle bağdaştırdım ki bu dörtlükle kendimi istediğim her yere çekebiliyorum. Durduk yere girdin hayatıma, sağlık olsun. Durduk yere çıktın hayatımdan, sağlık olsun. E şimdi acı çektiriyorsun, gene de sağlık olsun. Olan olmuş, unutalım diyorsun. Peki bu oldu mu? Beni ben yapanı hiç merak ettin mi? Peki bu soruyu kendine sorup da cevabı verebildin mi ? Kirliyim ben, bedenim, duygularım, nice gözyaşlarım, hatıralarım. Dört duvarım, yatağım, yastığım. Düşüncelerim, yapacaklarım. Kirliyiz biz, İstanbul’un büyük cenabet oğlanları. Hatalıyız biz… Ya sen güzel, saf, temiz kız. Ya sen? Değil misin? Tertemiz misin? Kusursuz, dokunulmamış gonca gül çiçek misin? Öldürme beni, ben seni her yazdıkça ölüyorum zaten, şimdi de öldüğüm gibi.

SON KONUĞUMA MEKTUP



Canalıcıma,
Uykumdayken, kancıkçasına baskın verme!
Gelince de saygısız konuklar gibi oturup, yerleşip, siftinip çöreklenme!
Seni bir müzmin tedirginlik olarak derime yapışmış, canıma sıvışmış olarak kendimde duymayayım.
Düşün ki ben seni, varlığımın bilincine vardığımdan beri beklemekteyim. Bunca zamandır beklenen bir konuğa yaraşır bir saygınlıkla gel!Sana olan saygımı yitirtme bana. Gürültülü patırtılı gelme! Kimseler duymasın geldiğini. Bir sen bil, bir de ben bileyim yeter. Gelişin herkesleri ayağa kaldırmasın. Tam bana göre, bana uyan bir davranışla gel. Sessiz sessiz sürdürdüğüm, bunca yıllık yaşamıma yaraşacağı üzere suskun, susuk gel! Çünkü benim için geleceksin, beni almaya geleceksin, başkalarını tedirgin etmeye değil. Uykumda birden bastırma ki, bunca yıldan beri gelişini gözlediğim en gerçek ve en son konuğuma göstermem gereken saygıda bir eksikliğim olmasın. Saygı ile ayağa kalkıp seni buyur edeyim. Almak istediğini, sana onurla kendim sunarak vereyim. Bir yaşam boyu çektiklerimi az bulup, bana bir de sen çektirmeye kalkma! Her ne çektimse hepsine güler yüzle katlandım, onları salt kendim bildim. Üzünçlerimi kendime sakladım, sevinçlerimi el ile bölüştüm. Sonum da böyle olsun isterim. Bilirim, güçlüsün. Kimselere eğilmemiş başım, senin önünde eğilebilir; ama bunu bana yaptırma!Bana yaşamımı yadsıtıp, sonunda beni kendimden utandırma! Senin amansızlığından böyle bir yiğitlik bekliyorum, bana önünde baş eğdirtme! Güler yüzle gel, gülümseyerek karşılayayım seni…
Dimdik yaşadım, sen de beni dimdik kucakla, al götür. Pusu kurma, arkamdan vurma. Ayakta karşılaşalım soylucasına… Öyle çelebicesine gel ki seninle gitmek için istekleneyim. Senin gelişinle ikimizin birden gidişi bir olsun. Şimdi var, şimdi yok olalım. Bekletme beni, elini çabuk tut. Her şey birdenbire olup bitsin.
Sen öyle bir kesin gerçeksin ki, sana yalan da söylenemez. Bütün yaşamımda çağdaşlarımdan hiç birini kıskanmadığımı bilirsin; İyi yürekliliğimden değil, hiç birini kendimden büyük görmediğimden. Yine bilirsin, yaptıklarımla ya da yapmayı tasarlayıp yapamadıklarımla da böbürlenirim. Bana verdiğin mühlet içinde, tasarladıklarımı yapamadınsa, evet, suç kimsenin değil benim… Bu ceza yeter bana; çünkü acısını duyanlar için cezaların en ağırıdır. Herkes gibi ben da seninle ilk ve son olarak yalnız bir kez karşılaşacağım. Bu karşılaşmamız, nerede ne zaman, nasıl olsun diye, zaman zaman çok değişik istekler geçirdim içimden. Kahraman olmak istediğim dönemlerim oldu. Kahramanlık ilk savaşlarında ölmeyen, son savaşlarında da sağ çıkmayanlardır. Seninle son savaşımda karşılaşmayı istedim bir zamanlar. Savaşın, yaşam boyu sürdüğünü, yaşadıkça sonu olmadığını bilmiyordum. Sonsuzca süren bu savaşımın öyle bir yerinde gel, öyle bir güzel gel ki, sana gülümseyerek elimi uzatıp “merhaba!” diyebileyim. Bir zamanlarda uzun uzun yaşayıp bitkiselliği dönüşmeyi, bitkisel yaşamımda gelişini bile bilmemeyi istedim. Şimdiyse ne kahramanlık gösterisinde, ne bitkisel bitkinliğinde gelmeni istiyorum.
Dilersen en beklemediğimi sandığın zaman gel. Beni hiç şaşırtmayacaksın, çünkü hep aklımdasın, beynimde bir kıymık gibi… Korkmadan bekliyorum gel!
Nice yaşadımsa, seninle baş başa diş dişe döv üştüm. Birkaç kez yendiğim de yenildiğim de oldu. Canım ki en kutsal olan her şeyim benim, onu elbette bana yakıştığı gibi ayakta, saygı ile yiğitçe vermek isterim; teslim olmadan… Bir armağan gibi vermek canımı. Sen de, yeniğin kalemini-ki o kalem hep kılıçtı-teslim alırken iki elinle başının üstüne saygıyla kaldırarak al beni! Lekesiz arı-duru, yaşamı süresince hep kendi kendini arıtan bir cana saygılı ol, benim sana saygılı olduğum gibi. Kimselere demedim, sen de kendine of dedirtme bana. Ne kahramanlıkta, ne bitkisellikte, işte şimdi olduğum gibi bir sıra, elimde kalem;önümde kâğıtla daktilom, böyle bir zamanda gel!İstersen gece, istersen gündüz, istersen yazın, istersen kışın gel;Kapım da yüreğim de her zaman açık sana! Yeter ki kendi gözümde kendimi küçültme bana, kimseden su istetme. -Üstelik benim savaşım seninkinden çok daha yüce idi. Çünkü sen, sonunda nasıl olsa utkunun senden yana olacağını biliyordun. Oysa ben, sonunda nasıl olsa yenik düşeceğimi biliyordum. Yenileceğimi bile bile , ama hiç yenilmeyecekmişim gibi, beni yenecek olanın üstüne üstüne varmadım mı? Bir an olsun korktum mu, ya da kaçmayı düşündüm mü?
Birazcık daha yaşayabilmek için, birazcık daha iyi yaşayabilmek için, bunca güzelim bu yeryüzü uğruna bile, sana bir kıpı ödün verdim mi? Yaşamayı hak etmeye çalıştığım gibi, ölümü de hak etmek istiyorum. Bu hakkı bana tanı! Çünkü bu sonsuz güzellikler açan güzelim dünyaya, ben de gücümce güzellikler katmaya çalıştım. Bir güzel ada, atlasta görünmeyecek denli küçük diye yok sayılabilir mi? Benim katkım da atlasta görünemeyecek denli küçük olsa da, var. Ne mi yaptım? Ortaçağ simyacıları taşı altına çeviremedi. Ama ben bir simyacıyım; göz yaşlarımı gülmeceye çevirerek dünyaya sundum.
Saygıyla, gel bekliyorum.

Söyle  Üşüyor musun baba  Kar düşerken üstüne  Yüreğin de ıslanıyor mu baba  Gitme  Bırakıp gitme demiştim baba  Gittin; …  Yüreğime bir kara diken ekledin  Korkuyorum baba  Ya yağmur yağarsa  Ya silinirse semaya düşen silüetin  Sabahlara nasıl kavuşurum baba  Unutma  Karanlıklar basarsa dünyamızı baba  Bıyık altından bir ince tebessüm at  Belki gökkuşağı oluşur,  Aydınlığa kavuşuruz  Unutmadan baba:  Özlemlerin karışırsa mehtaba,  Göz kırp yıldızlara  Ceylanlarının suretlerini getiririm sana baba  Dön  Ta içre her lahza tutuşuyor bedenim  Desem ki; hafakanlardayım  Gelmez misin baba  ………..  Varlığına tam da bu kadar muhtaçken  Şimdi ayrılığın vakti miydi baba?
                Şimdi şöyle ki, bu şiiri bana ilk aşık olduğum kız göndermişti, beni ağlatmıştı. O babasını çok küçükken trafik kazasında kaybetmiş. Benimki de onun ki gibi bir şey ama ölüm yok işin içinde. Nerden geldi aklına diyebilirsiniz o da şu ki, minibüsteyken yanımda oturan 20 24 yaşlarında ki bir adamın babasıyla telefonda konuşmasına tanıklık ettim. Diyebilirim ki hayatımda duyduğum en samimi konuşmaydı. Belki değil, öyle bir deneyimim olmadığından öyle sanmış olabilirim genede harika bir şeymiş. Gel görelim ki yapısal olarak kıskanç bir çocuk değilim, öyle de yetiştirilmedim. Aslında farketmezdide.  Yetenek olarak çoğu kişiden üstünüm, burnu kalkık olarak tabir edebilirsin beni, pek umurumda olmaz. Harika bir sporcuyum, yakışıklıyım. Çok güzel bir ses tonum var. Kısaca başkalarını kıskanmak için elimde bir neden yok. Ta ki bir noktaya parmak basana kadar. Arkadaşlarımın babalarını içtenlikle kıskanmışımdır, onlardan yakınmalarını ise nefretle karşılamışımdır. İçimden… Ha hani bana öyle babalık yapmış birisi de yoktur veya akıl hocalığı yapmış. Annemdi herşeyim, babamdı, akıl hocamdı, öğretmenimdi, arkadaşımdı, sevgilimdi. Doldurdu boşluklarımı sürekli. Gizli duygulara sahiptir her insan. Ağlatır bazı şeyler insanı, bam teline dokunur inceden. Bende ağlarım geceleri, yanımda kimse yokken. Küfür ederim, o düşen gözyaşı her seferinde çığlık atar yere düşerken. Yastığım da ıslanır, uykum da kaçar. İyi şeyleri de hatırlamak isterim, daha küçüktüm yer etmemiş – derim hafızam.  Ölüm var, bilinen kesin bir gerçek. İçerim o yüzden, o’na inat. Ona benziyorsun diyenlere sert çıkmışımdır, tohumuna inat. 
Tanışamadık pek, kaynaşamadık. Hep bir erkek çocuk istemiş, başarmış. Eline geçen ilk fırsatta gitmiş. Oysa ki beni çok sevmiş, yere göre sığdırmamış, canından can bir parça bilmiş. Be ibine o zaman ne sikime çekip gittin !? Boşver, bir önemi yok artık.
İyi geceler baba. 
Söyle
Üşüyor musun baba
Kar düşerken üstüne
Yüreğin de ıslanıyor mu baba

Gitme
Bırakıp gitme demiştim baba
Gittin; …
Yüreğime bir kara diken ekledin
Korkuyorum baba
Ya yağmur yağarsa
Ya silinirse semaya düşen silüetin
Sabahlara nasıl kavuşurum baba

Unutma
Karanlıklar basarsa dünyamızı baba
Bıyık altından bir ince tebessüm at
Belki gökkuşağı oluşur,
Aydınlığa kavuşuruz
Unutmadan baba:
Özlemlerin karışırsa mehtaba,
Göz kırp yıldızlara
Ceylanlarının suretlerini getiririm sana baba

Dön
Ta içre her lahza tutuşuyor bedenim
Desem ki; hafakanlardayım
Gelmez misin baba
………..
Varlığına tam da bu kadar muhtaçken
Şimdi ayrılığın vakti miydi baba?
                 
Şimdi şöyle ki, bu şiiri bana ilk aşık olduğum kız göndermişti, beni ağlatmıştı. O babasını çok küçükken trafik kazasında kaybetmiş. Benimki de onun ki gibi bir şey ama ölüm yok işin içinde. Nerden geldi aklına diyebilirsiniz o da şu ki, minibüsteyken yanımda oturan 20 24 yaşlarında ki bir adamın babasıyla telefonda konuşmasına tanıklık ettim. Diyebilirim ki hayatımda duyduğum en samimi konuşmaydı. Belki değil, öyle bir deneyimim olmadığından öyle sanmış olabilirim genede harika bir şeymiş. Gel görelim ki yapısal olarak kıskanç bir çocuk değilim, öyle de yetiştirilmedim. Aslında farketmezdide.  Yetenek olarak çoğu kişiden üstünüm, burnu kalkık olarak tabir edebilirsin beni, pek umurumda olmaz. Harika bir sporcuyum, yakışıklıyım. Çok güzel bir ses tonum var. Kısaca başkalarını kıskanmak için elimde bir neden yok. Ta ki bir noktaya parmak basana kadar. Arkadaşlarımın babalarını içtenlikle kıskanmışımdır, onlardan yakınmalarını ise nefretle karşılamışımdır. İçimden… Ha hani bana öyle babalık yapmış birisi de yoktur veya akıl hocalığı yapmış. Annemdi herşeyim, babamdı, akıl hocamdı, öğretmenimdi, arkadaşımdı, sevgilimdi. Doldurdu boşluklarımı sürekli. Gizli duygulara sahiptir her insan. Ağlatır bazı şeyler insanı, bam teline dokunur inceden. Bende ağlarım geceleri, yanımda kimse yokken. Küfür ederim, o düşen gözyaşı her seferinde çığlık atar yere düşerken. Yastığım da ıslanır, uykum da kaçar. İyi şeyleri de hatırlamak isterim, daha küçüktüm yer etmemiş – derim hafızam.  Ölüm var, bilinen kesin bir gerçek. İçerim o yüzden, o’na inat. Ona benziyorsun diyenlere sert çıkmışımdır, tohumuna inat. 
Tanışamadık pek, kaynaşamadık. Hep bir erkek çocuk istemiş, başarmış. Eline geçen ilk fırsatta gitmiş. Oysa ki beni çok sevmiş, yere göre sığdırmamış, canından can bir parça bilmiş. Be ibine o zaman ne sikime çekip gittin !? Boşver, bir önemi yok artık.
İyi geceler baba.
 

Bir grup bloggerdan Başbakana açık mektup/manifesto!

 

Sayın Başbakanım,

Basında yer alan içki yasakları haberleri nedeniyle hazırlamaya başladığımız bu manifestonun konusunu,  2011 Türkiye’sinde yaşanan “sosyal hayata yapılan müdahaleler” oluşturmaktadır.
Bizler kim miyiz?

Biz yan dairedeki komşunuzuz, biz bakkaldaki çırağız, biz üniversite öğrencisiyiz, biz vergisini kuruşu kuruşuna veren çalışanlarız, biz devletin memuruyuz, biz doktoruz, biz öğretmeniz, biz kesinlikle nedeni içkiden olmayan işsiziz, biz restoran sahibiyiz, biz çiftçiyiz, biz fabrikatörüz, biz akademisyeniz, biz reklamcıyız, biz asker çocuğuyuz, kısacası biz bu ülkenin dünü, bugünü ve geleceğiyiz. Ve biz içki içmeyi seviyoruz. Ama biz bugüne kadar bunu söylemeyi gerekli görmemiştik. Ama şimdi son derece gerekli görüyoruz ve sıralıyoruz:

1.Bizler, her türlü özgürlüğü kısıtlayıcı müdahaleye karşıyız.

2.Bizler, ikiyüzlü demokrasiye karşıyız.

 3.Biz “aslı olmayan korkular cumhuriyeti” yaratmaya çalışanlara karşıyız.

 4.Biz, topluma karşı sorumlu birey yetiştirmenin yasaklardan geçmediğine inanıyoruz.

 5.Biz, bu tip konularda başkasından koruma istemiyoruz; hepimizin kendini koruyabilecek bilinçli bireyler olduğunu biliyoruz.

 6.Bir toplumu güzel kılan şeyin farklılıklar olduğuna inanıyoruz.

 7.Bizler, demokrasiye inanıyoruz.

 8.Bizler, yasakların ileride daha vahim sonuçlar doğuracağına inanıyoruz.

 9.Biz, “içki seviyoruz” deme zorunluluğu hissetmeden içki içmek istiyoruz.

10.Biz, bu yüzden alkolik, serseri, işe yaramaz olarak yaftalanmak istemiyoruz.

11.Bizler her medeni toplumdaki medeni insanlar gibi içkinin keyifli anlarımıza eşlik etmesinden hoşlanıyoruz.

12.İçkinin bir amaç değil araç olduğunu düşünüyoruz.

13.Bizler çocukların ve 18 yaşından küçük gençlerin içki ve sigara içmelerine kesinlikle karşıyız.

14.Biz 18 yaşında gençlerin silah kullanmasına da karşıyız.

15.Biz bugüne kadar 18-24 yaş arası TC gençleri nasıl yaşadıysa öyle yaşamak; hatta daha da özgür bir ortamda yaşamak istiyoruz. Fakat özgürlüklerin sınırlarına da inanıyoruz.

16.Biz gençken eğlenmek, yaratmak, etkilenmek istiyoruz. Bunun da gelecekte daha sağlıklı, sosyal hayatında ayakları yere daha sağlam basan bireyler yetiştireceğine inanıyoruz.

17.Biz, gece hayatını seviyoruz.

18.Biz, gece hayatını sadece alkol ve cinsel içerikli olarak gören zihniyete karşıyız.

19.Biz bir konsere gitmenin, müzik dinlemenin, insan için geliştirici etkinlikler olduğunu düşünüyoruz.

20.Biz, bir konser dinlerken, notalara bir kadeh de içki eşlik etsin istiyoruz.

21.Biz, dünya starlarını görmek istiyor, bu konuda Dünya’dan geri kalmak istemiyoruz.

22.Biz, tüm çağdaş memleketlerin gençleri gibi kendimizi en özgür hissettiğimiz müzik festivallerine katılmak istiyoruz.

23.Biz, sanatçıların eserlerinin tanıtılması için çaba harcayan sanat galerilerin gala davetlerinde, bir kadeh içki alıp eserleri seyre dalmak istiyoruz.

24.Bizler, 40 yıllık bakkalımızdan 40 yıldır olduğu gibi içkimizi almak istiyoruz.

25.Bizler, düğünlerimizde sevincimizi paylaşan misafirlerimizle şerefe kadeh kaldırmak istiyoruz.

26.Biz, binlerce medeniyete ev sahipliği yapmış bu topraklara gelen turistlere, yine binlerce yıllık kültürümüzde var olan rakı-balık-meze, şarap-yemek uyumlarını en iyi anlatabileceğimiz görselleri sunmak, binlerce yıllık kültürümüzü anlatabilmek istiyoruz.

27.Biz, sevdiğimizle bir deniz ya da orman manzarasına bakarak ya da mehtabı batırarak kadeh tokuşturmak istiyoruz.

28.Biz, dini inançlarımızın ve sorumluluklarımızın sadece bizim meselemiz olduğunu düşünüyoruz.

29.Biz, tabii ki başkasının özgürlüğüne zarar vermeden özgür olmak istiyoruz.

30.Biz, bu hayatı kutlamak istiyoruz.

“Bu mektup/manifesto benim, bizim, onların değil destekleyen herkesindir! Eğer sen de desteklemek istiyorsan; bu yazıyı kendi facebook hesabında, blogunda, ya da nerede istersen orada yayınla.

Biz sesimizin hep birlikte daha güçlü çıkacağına inanıyor ve başbakanımızın söylediği gibi sadece %58’in değil geriye kalan %42’nin de Başbakanı olduğunu göstererek bu yazıyı dikkate alacağını umuyoruz! Hem belki %58’in içinde de bu manifestoyu destekleyenler vardır? Kim bilir…

Saygılarımızla,
Bir Grup Blogger!

Kaynak

07.03.2011

Boş bir gün. Bomboş, ne önemli biri ölmüş nede büyük bir olay patlamış. Ama ben bugün onu gördüm yaklaşık aradan bir yıl kadar sonra. Aksilik işte, çok kötü görünüyordum. Eşofmanlarla salona inecektim, kolumda boyum kadar bir çanta. Beni gördü, ben görmemezlikten geldim ilk önce ama kafamı çevirmeyi bırak gözlerinden başka bir yere bakamadım ve yanımdan geçti, o kadar yakından geçti ki kolumu uzatıp elinden tutabilecek kadar yakından. Sonra arkadaşlarıyla öpüştü, hoşça kal, güle güle, yarın görüşürüz denildi ve karşıya geçmeyi bekledi. Seni temin ederim hayatımda geçirdiğim en hızlı 30 saniyeydi. Lanet kırmızı ışığın günlerce yeşile dönmemesi için dua bile edebilirdim. Ufak ufak göz göze geldik, kaçırıyordu hep gözlerini. Oysaki biz küçükken konuşmazdık, sadece bakışır öyle anlaşırdık ve o bakıştığımız dakikalar her şeye bedeldi. Gene çok güzeldi, o an-a kadar gülüyordu sonra yalnız kaldı ben ve üç dört yabancı ile kaldırımda. İşte tam o anda, kaşlarını çattı. Neler düşündüğünü tahmin edebiliyordum. Zor değildi.  Bana bir kere daha baksın diye içimden “ n’olur Allah’ım, bir kere daha baksın, ne olur… “ diye yüzlerce kez iç geçirdim. Yeşil yandı, o lanet siktiğimin renginden hep nefret etmişimdir zaten. O da yürümeye başladı, karşıya geçti. İnan gözlerim onunla karşılaştığım kısa andan itibaren hiç başka bir yere bakmadı. Bakamazdı zaten, o nasıl bir özlemdir? Peki, bu nasıl bir pişmanlıktır! Her şey için çok geç olduğunu kabullenmek, kendi kendine kahrolmanın en büyük evresi. En üst noktası.
Çok sevdiği bir sevgilisi var diye duydum. Zaten bir kere de gözlerimle şahit olmuştum. Yalan söylemeyeceğim, öldürmek istedim o çocuğu. Ellerimle boğmak istedim ve bunu cidden yapabilirdim. Şunu da biliyorum ki çok büyük bir salağım. Hem de çok çok çok. “Onu sonsuza kadar kaybettin, bir daha seni sevmeyecek “ diyor aynaya baktığımda karşımda ki ben ve binlerce kez yumruklamak istiyorum o görüntüyü. “Ama ne yaparsan yap sana geri dönmeyecek “ diyor gene o görüntü, vazgeçiyorum şiddetten. He bu arada, aslında evlerimiz birbirine çok yakın. Küçük bir mahallede yaşıyoruz, onu görmek istesem her hâlükârda görebilirim ama belki anlarsınız. Büyük acı. O yüzden böyle karşılaşmak çok daha hoşuma gidiyor, inanmadığım kaderin ufak oyunu gibi hissediyorum. Belki de boş bir tesadüf. Ne olursa olsun, çok güzel geliyor. Birkaç ay kendime gelemiyorum orası ayrı bir konu.
Hay ulan, çok güzel yaa. O kadar güzel ki, o çatık kaşları, saçları, dudakları. Anlatılabilicek bir şey değil. 4 seneye yakın sevgiliydik biz. Ve biz birbirimizi uzaktan sevdik. Daha çocuktuk, çok aşıktık. Beni her şeyime rağmen inadına sevmişti. Beni ben olmama rağmen sevmişti. Büyük bir özen gösterdi “bizim” için. Kendimi anlatmak bile istemiyorum. Şu olay beni ona kat kat daha fazla bağlamıştı. Ben ilkokulda veya buralarda yada her yerde göze batan bir çocuktum. Büyük bir hastalık geçirdim ve kortizon kullandım. Beni sivilceli, yüzü balon gibi şiş bir ufaklığa döndürdü o ilaç ve biz o ara küstük. AYRI DEĞİLDİK. Kopacaktık nerdeyse birbirimizden ve o tekrar sevgili olmak istediğini söylemişti. Ben aynalardan olabildiğince uzak durmaya çalışıyordum ve çocuk aklı olarak – beni böyle sevebilecek misin ? “ demiştim. O da ben seni herşeyinle seviyorum Çağlar deyip beni bir kez daha kendine aşık etmişti. Çok güzel zamanlardı, onunla geçen o zamanlar ve ben onu belki bir belki de iki kere öpebilmişimdir o mis kokan yanaklarından ve inan oydu gerçek aşk. Çocuk olabilirdik ama oydu gerçek aşk. Oydu gerçek aşk. Şimdi sadece beş altı saniye de olsa gözlerine bakabilmek için neler vermezdim.